hesabın var mı? giriş yap

  • bu grubun şu anki vokalistleri james labrie ilgili hikayesini yazacağım. bu hikaye birinci elden grubun 90 ile 94 yılları arasında hem yakın arkadaşı konumunda (özellikle mike portnoy ile) olan ve zamanında barlarda çıkmasını ve tanınınmasını sağlayan arkadaş ekolünden gelen bir menajerden öğrenerek yazıyorum. (hoş bu bağlantı için de arada bir arkadaş vardı ama olsun.)

    özet tutarak başlamak istiyorum, çünkü olayın başlangıcı dream theater sevenlerinin bildiği bir hikaye.

    charlie dominici gruptan çıkarılıyor. efendi bir adam olmasına rağmen grubun niteliklerini karşılamıyor ve canlı performanslar verimsiz geçiyor. yollar ayrılıyor. gruptan çıktıktan sonra tabii biz dinleyecilere yansımayan uzun süreler boyunca 200'den fazla vokal deneniyor.

    bunlardan bizim bildiklerimiz; chris collins, john arch, chris cintron, steve stone ve john hendricks. özellikle bu vokallere ortak olarak to live forever şarkısını seslendirtiliyor.

    son olarak ise, john petrucci'nin yakın arkadaşlarından birinin aracılığıyla hızlı bir şekilde kanada'da winter rose grubunda vokal olan james labrie'nin kayıtları geliyor. olay burada başlıyor zaten. grup charlie dominici sonrası geoff tate gibi bir tenor vokal arıyor, james labrie kayıtları grupta herkesi etkiliyor lakin john petrucci'ye göre vokaller biraz fazla chessy ve glam. zaten james labrie'nin gönderilen kayıtları winter rose grubuyla yaptıkları glam rock şarkıları. bu noktada grupta özellikle mike portnoy ile john petrucci arasında bir düşünce ve karar savaşı çıkıyor. mike portnoy deyim yerinde aşık oluyor james'in sesine, john ise karamsar. james labrie birebir görüşme için çağrılıyor, birkaç şarkı stüdyoda kayıt ediliyor, (to live forever, take the time, learning to live) ve herkes büyülünerek direkt başka bir vokale zaman harcanmadan kabul ediliyor gruba. gruba girişinin ana mimarı tamamen mike portnoy.

    hikayenin en ironik tarafları da buraları zaten. gruba girdiğinden itibaren mike portnoy ile james labrie resmen aşık bir çift gibi takılıyor. mike resmen gösterdiği performanslardan ötürü james'e tapıyor. bu ortak arkadaşın deyimine göre, yediği içtiği ayrı gitmeyen toplamda 2-3 senelik zaman geçiyor. yine bu ortak arkadaşın deyimiyle, konser öncesi, konser sonrası, aileler arası takılmalarda james ve mike hiç kopmuyormuş.

    ve elbette dünya müzik tarihindeki en kötü, en hazin anlardan biri. 94 yılının sonu, james labrie tatilinde yediği bir besin sonrası geçirdiği boğaz enfeksiyonu ve ses tellerinin zarar görmesi sebebiyle sesinin niteliğini büyük ölçüde kaybetmiştir. bu olay dream theater müzik tarihinin dönüm noktalarından biridir.

    birkaç röportajda belki okuyanlarınız olmuştur, özellikle james labrie ile olanlarda. james bu kazayı geçiriyor. sonrasında birçok doktora gözüküyor, tüm grup üyeleri onu bu rahatsızlığı esnasında takip ediyor doktor doktor. neden? çünkü yapacakları turneler ve dolayısıyla paralar bu iyileşmeye bağlı. doktorlar en az 6 ay ile 1 yıl arasında sesini hiç kullanmama şartı koymasına rağmen özellikle ayarlanmış olan asya turnesi ve sonrasında çıkacak olan dvd'lerden olan "awake in japan" konserlerinde görüldüğü üzere james'in sesi inanılmaz kırılgan ve çoğu yerde sesi çatlıyor. doktorların tüm tavsiyelerine rağmen james en sevdiği dostu mike portnoy'un isteklerini kırmamak için koca turneye çıkıyor. sonraki röportajlardan öğreniyoruz ki, john myung ve petrucci bu turneleri ertelemek istemişler. o dönemler ve 2010'lara kadar grubun tüm setlist, turne programlarını da düzenleyen adam mike portnoy elbette. grubun yeni yeni şahlandığı 92-94 zamanlarında koskoca asya turnesini reddetmek herhalde dream theater için büyük bir kayıp olacaktı ticari açıdan düşünecek olunursa.

    lakin bu turneler sonrası 96 yılına kadar ki sürece kadar james labrie sesinin kontrolünü iyice kaybediyor ve sesi daha da inceliyor. awake albümü vokalleri ile falling into infinity albümü vokalleri arasındaki farkı dinleyenler anlayacaktır. bu vokal farklılığı tarz değiştirme isteği değil, james labrie'nin o zamanki vokal durumuna ayak uydurmakla alakalı bir durum.

    o dönem konuşulanlara göre bile, fii albümü öncesi mike portnoy kariyerlerinin ilk dönemlerinde james labrie'yi gruptan çıkartmak için grubuyla konuşmuş bile .o arasından su sızmadığı, vokallerine taptığı ve ticari gelir uğruna hasta bir şekilde turneye zorladığı arkadaşını gruptan çıkarmak istedi. diğer grup üyelerinin engelleri ile karşılaştı elbette. çünkü james labrie 91 yılından itibaren grubunun yükselişinin ana nedenlerinden biriydi. images and words ve awake albümlerinin stüdyo vokalleri ve canlı performanslar o dönemin en sükse getiren işlerinden biri olmuştu. grup genel olarak tüm talihsizliklere rağmen james labrie'nin vokaline tutunmaya devam etti. john petrucci'nin bir röportajında söylediği gibi, "en iyi vokal midir, göreceli ama bizim için en iyisi olduğu kesin."

    bir şekilde falling into infinity ve scenes from a memory albümleri atlatılıyor. fii albümü kariyerde bir düşüşe sebebiyet verse de, sfam albümü gruba tekrar ivme kazandırıyor. burada belirtmek gerekir ki, james labrie scenes from a memory turnesinde yine bir boğaz problemi yaşıyor kore'de. zaten sonrasında 1 yıl kadar uzun süre grup bir inzivaya çekiliyor.

    sonrasında 2002 yılında, six degrees of inner turbulance albümü geliyor. yine progresif müzik camiasından takdir toplayan bir albüm oluyor. albümü destekleyen turnenin tam ortasında mike portnoy yine james labrie'yi kovmak istiyor. bu sefer kovmak kelimesini kullanıyorum çünkü gerçekten bu sefer ortalık biraz karışıyor. portnoy gruptaki forsunu kullanarak iyice james labrie dışlayıcı eylemlerde bulunuyor. olayın petrucci tarafından toparlandığı söyleniyor. grubun bu dönemde yaşadığı karmaşanın farklı bir detayı, grubun yakın bir tanıdığı ve fanı olan rick wilson tarafından yazılan grubun biyografi "lifting shadows" kitabında da anlatılıyor.

    sonrasında sanırım sular biraz daha duruluyor ki, ardından çok da fazla harala gürele olmadan train of thought, octavarium, systematic chaos ve black clouds and silver linnings albümleri geliyor.

    sonrası malum, mike portnoy gruptan ayrılıyor. gruptan ayrıldıktan sonraki özellikle 5 sene içerisinde hem kendisini rezil ediyor, hem de eski grup arkadaşlarını. özelikle hedefinde elbette james labrie var. nasıl bir kinse bu artık bitmiyor. kendi resmi sitesinden james labrie başlıklı tüm girdileri kaldırıyor. verdiği röportajlarda onu aşağılayıcı söylemlerde bulunuyor...vs.

    en son james labrie 2019 senesinde verdiği bir röportajda, özellikle 96 senesinden itibaren mike portnoy tarafından mental baskıya maruz kaldığını açık açık söylüyor. gruptan kendi isteğiyla çıkmak istediğini, myung ve petrucci tarafından engellendiğini, uzun süreler sadece konser ve albüm kayıtları dışında portnoy ile asla konuşmadıklarını. 2002 yılına kadar psikolojik destek aldığını ve 2002 dönemine kadar birkaç kez daha gruptan çıkmak istediğini dillendirmiş.

    bence bu adamın yaşadığı şeyler gerçekten travmatik. adamın 90'lı yılların ilk yarısındaki konser performanslarını izliyorsun. bunu söyleyen, icra eden insan olamaz diyorsun. sonra bir besin yüzünden sesini kaybediyorsun. tamam ondan sonra da harika performansları var ama eskisi gibi değil işte. bu adam kendi grubu uğruna yıllar boyunca yolda kalmamak için ses tekniğini bilmem kaç kez değiştiriyor.

    ve sen gruba katıldığından andan itibaren yol arkadaşım dediğin, yediğin içtiğin ayrı gitmeyen insan tarafından bu tür mental baskılara maruz kalıyorsun. mike portnoy'un zaten sosyal medyada çizdiği profilden ne leş bir adam olduğu belli de, yine de bazı şeyler çok yaralıyıcı.

    91 yılında grup arkadaşlarını james labrie vokal olsun diye ikna edip, dost olan portnoy'dan, arkadaşı rahatsızlanınca ona ticari kazancı için zaman tanımayan, istediği vokale bürününce de defalarca gruptan kovmak isteyen portnoy'a harika bir evrim.

    ben, tüm talihsizliklere rağmen james labrie gibi tınısı eşsiz bir vokale sahip olduğumuz için şanslı olduğumuzu düşünüyorum. evet, eski performansı yok. hem yaşından dolayı (ses organik bir enstrümandır, zamanla verimi düşer) hem de dream theater vokallerinin zorluğundan dolayı ayak uydurmakta zorlansa da ben sesini çok seviyorum. en iyi vokal midir bilemem ama dream theater melodilerine en iyi hayat veren vokal olduğu açık.

  • bu adama verilen imkanlar ülkeyi son beş yılda terk eden roketsan, havelsan ve aselsan mühendislerine verilse ülke savunma sanayisinde çağ atlardı. kendisi çalışkan ve çok iyi bir mühendis olabilir. ben imkanlardan bahsediyorum.

    umarım çok daha güzel şeye imza atılır fakat eğer bu ülkede fikir özgürlüğü varsa benim için bu klasik bi propaganda videosu. bu videoyu izleyip gaza gelip ülkeye dönmeye çalışan çok donanımlı birisi olsa bile bu kişinin alevi, kürt ya da atatürkçü olmaması mümkünse karadenizli olması istenecek ilk kriterlerdendir. bırakalım bu imkansızı başardık ayaklarını. başarılan bir imkansızlık varsa o da liyakatsizliğiniz yüzünden türkiye’nin tarihinde hiç görmediği bir beyin göçüne vesile olmaktır.

    bu dediğimi kafadan yazmıyorum, işin içinde olan biri olarak yazıyorum. açın bu videoda röportaj veren gruptakilerin twitter adreslerine bakın, nasa'ya referendum'da evet vererek haykıran kişiler.

    edit: çok fazla mesajda diğer çalışanların attıkları tivitler geldi, isteyen arasın bulsun ben örneği verdim, diğerleri de bu profilde insanlar.

    edit2: tai‘yi atlamışız. this is you captain hatırlattı sağolsun.

    edit 3 : diğerlerine destek verildi de ne oldu diyenler için bu ekibe verilen destekleri kahvelikoyunkavalcisi hatırlattı :
    gümrük vergisi muafiyeti
    kdv istisnası
    kdv iadesi
    vergi indirimi
    sigorta primi işveren hissesi desteği
    gelir vergisi stopajı desteği
    yatırım yeri tahsisi
    izin, tahsis, ruhsat, lisans ve tesciller ile diğer kısıtlayıcı hükümler için yasal ve idari düzenleme.
    kaynak

  • babamın "okul nasıl gidiyor" sorusuna cevap vermeye çalışıyordum oysaki, gözüm dönmüş.

    + baba okula gidemiyorum. servis yok, ring yok, otobüsler ağzına kadar dolu. ben milletle sarmaş dolaş olmak zorunda mıyım? binip arabama mis gibi okula gitmek varken şu çektiğim pisliğe bak ya. senin bunlardan haberin yok tabii, benim bütün arkadaşlarımın arabası var.
    - arabası olmayan insanlarla arkadaş ol.

    babam olmuş sami abi. realistliğine kurban olduğum.

  • ve halen aramızda 1 tane bile kız kaldıramayıp, sözlükte sağa sola abazanlık saçanların suratına tokadı yapıştırmış ablamızdır. yürü bea.

  • bundan yıllar yıllar sonra, depeyi -ki artık birçokları "depeyi dede" demeye başlamıştı ona- doktorun yasakladığı rakısını çay bardağında hafif hafif yudumlarken, omzunda daha bugün boyamayı bitirdiği kayığının huzurlu yorgunluğu sızlarken,bi parça daha peynir atıp ağzına, sahilden yüzüne vuran rüzgara yan dönüp yanındaki kadının kırışıklıklarına baktı önce. devleşmiş göbeğini kaşıdı hafif hafif,uzamış beyaz sakallarında dolaştı elleri. hareketlerini izledi kadının, elleri hala narin diye düşündü...hala güzel gülümsüyor dedi kendi kendine. bak hep dudaklarının kenarıyla gözlerinin yanları kırışmış dedi,bu gülmekten oldu işte...bir ömür gülümsettin ya onu olum, derdin de oldu tasan da, kırdığın da oldu kırıldığın da, hem ağladın zırıl zırıl hem gözyaşlarını sildin onun...ama şimdi,hayatın sonlarına yaklaşırken, son nefesini vermeden topladığında hala artı çıkıyor ya...işte şimdi mutlusun dedi...şimdi mutlusun...konuşmaya başladı,sigaradan çatallaşmış sesiyle...

    - bence patatessin sen. patates baskısı yapıyosun böyle.
    - ?
    - bi sarılınca şekil şekil izin çıkıyo ruhuma. sonra domatessin üstelik.
    - ?
    - neyin içine senden bi parça koysam güpgüzel oluyo birden, tadı sen veriyosun hep. bi de patlıcansın bence.
    - ?
    - kızdırıp ateşlere de atsam, karnından göğsünü yarıp içine dolmamı bekliyosun. ve taze fasulyesin sonra.
    - ?
    - minicik minicik yavruların çıktı içinden, her biri bi başka güzel. peki bi de marulsun desem?
    - ?
    - dışından bi başlayıp uzuuun uzuun içine doğru indikçe daha tatlılaşıyosun, en içinde, en derininde, en göbeğinde, en kimsenin bilmediği yerinde saklısın en güzel halinle.hem kerevizsin...
    - ?
    - anlamaz herkes öyle neden bayıldığımı sana. kimi burun kıvırır belki, kimi hiç sevmez seni. kimine göre dünyadaki en rezil şeysindir sen hatta...ama en çok nesin biliyo musun?
    - ?
    - pırasa'sın...çünkü ben en çok pırasayı severim..

  • evet atatürk havaalanından 15 temmuz günü sadece 3-5 km mesafe için 300 usd istemeleri de ne kadar ekmek peşinde olduklarının delili zaten

    edit: 28 hazirandaki işid havaalanı saldırısındada aynı işi yapmışlar idi,uyaran arkadaşlara teşekkürler

  • geçilen dalgalardan sözlükte nerdeyse hiç olmadığını anladığım erkek gurubu ha tabi sözlükte 1.75 in altında kız 1.90 nın altında erkekte yok kelde yok kıllı göbekli erkek te yok kara kaşlı kara gözlü zaten hiç yok vay anasını hitler yıllarını boşuna harcamış ari ırk sözlükte yaşıyor

  • hayatlarındaki insanları hiçe saymaları.

    bu yazıyı ömrü boyunca hep aşırı kilolu olmuş bir babanın kızı olarak yazıyorum.

    babam benden 26 yaş büyük. babamı onun otuz yaşındaki zamanından beri hatırlıyorum. her zaman şişmandı ve her zaman hunharca yerdi. yaşadığı sağlık problemlerini şuradan yazmıştım: #68110364

    peki o bu sağlık problemlerini yaşarken, biz ailece ne yaşadık.

    lise yıllarımın sonuna kadar ben de aşırı kiloluydum; çünkü evimizde yok yoktu. her öğün için ağır et yemekleri, yemek sonrası ağır ağdalı tatlılar, her çeşit hamur işi, her akşam yemeği için mutlaka tereyağlı pirinç pilavı. salata arada kaşıklanmak için vardı, zeytinyağlılar da öyle. ıspanak yemeğinin içine bile kıyma katılırdı, çünkü babam içinde et olmayan bir şeyi yemezdi.

    beslenme alışkanlığımı düzeltmem yıllarımı aldı diyebilirim. üniversiteye gidip o evin düzeninden ayrılınca bir yılın sonunda doğrudan bir diyet yapmamama rağmen tam 14 kilo verdim, 74 kilodan 60 kiloya indim. sonradan diyet de yaparak 50-55 kg arası bir yerde kendimi sabitlemeyi başardım. ama çocukluğumdan getirdiğim kötü beslenme alışkanlıklarımla halen boğuşuyorum. an itibariyle otuz bir yaşımdayım ve şekere bağımlıyım. kilomu kontrol altında tutmaya çalıştığım için usturuplu yesem de önüme bir kilo ağır ağdalı tatlı koyun, tıkanmadan yiyebilirim. samimiyetle günün her anında içimde yeme isteği var. 6 yıl sigara kullanıp "of" demeden bıraktım; ama şeker düşkünlüğümden kurtulamıyorum. bir gün bir evlat sahibi olursam onu şekerle tanıştırmamaya yeminliyim. deneyimlerimle çok iyi biliyorum ki, damak tadı çocuklukta gelişiyor ve sonradan değiştirmek de hiç kolay değil.

    ben bunları yaşarken annem ne yaşadı ona bakalım. o hep 50 kg civarındaydı. özellikle çiğ yeşilliği ve meyveyi çok sever, tatlıdan nefret ederdi. bizim evin yeme çılgınlığında sağlığını muhafaza etmeyi bu şekilde başardı. şu an 50 yaşında, inanılmaz atletik ve güçlü. enerjisine hayran kalmamak imkansız. ben de onun beslenme alışkanlıklarını benimsemeye çalışıyorum.

    babam 40 yaşından itibaren, felç, gut, damar tıkanıklığı ve diyabet gibi hastalıklarla boğuşmaya başladı. hiçbir doktorun tavsiyesine uymayarak berbat yeme alışkanlığında ısrarcı oldu. haliyle yaşam kalitesi yerlerde. vücut sağlığını geçtim, artık mantıklı düşünüp davranamaz da oldu. nasıl anlatayım bilmiyorum, gerçekten aptallaştı. geçirdiği felcin de muhakkak etkisi var. önemli bir karar almamız gerektiğinde babama danışamıyoruz. annem bu yükü de omuzlamış durumda. hem bir sürü hastalıkla boğuşan hem de inatçılıkta çığır açan kocasına bakmak da anneme kaldı. kız kardeşim tıp doktoru, babamın en iyi tıbbi bakımı almasını sağlıyor. ben yanlarına sık gidip geliyorum; ama annem babamla birlikte yaşayan kişi olduğundan derdin en büyüğünü o çekiyor. ömrü babama bakmakla geçiyor. evlilik dediğin insanların birbirine destek olması gereken bir kurumdur. annemin hiç de iyi bir evliliği olmadığını düşünüyorum. çok güzel, çok zarif bir kadın. çocuklarını okutmuş, iş güç sahibi etmiş, hayatın ona yüklediği sorumlulukları savdıktan sonra tamamen kendi için yaşaması gereken yıllarını hasta bakmakla geçiriyor. gerçekten üzülüyorum.

    tabi işin bir de maddi boyutu var. babamın felç geçirmesi benim üniversite 2. sınıftaki zamanıma denk gelmişti. annem o sırada çalışmıyordu, sadece babamın geliri ile yaşıyorduk. felç ile beraber büyük maddi yıkım yaşadık. üniversite yıllarımda hem çalışıp hem okumak zorunda kaldım. çok zor zamanlardı.

    bütün bunları görmüş yaşamış biri olarak, şişman insanları gördükçe içim buruluyor. onların bu yeme aşkları yüzünden çocukları aileleri ne çekiyor diye düşünmeden edemiyorum. insan sosyal bir yaratık. benim hatalarımdan, en yakınlarım da etkileniyor, bile isteye hata yapmaya hakkımız yok.

    babam çok yemeseydi de alkolik olsaydı mesela, hemen hemen aynı sıkıntılardan geçerdik. aynı maddi manevi acıları yaşardık. babam çok yediği için kimse ona kızmıyor, "hasta oldu adam, vah vah" deniyor. alkolik olsa herkes onu suçlardı, ama çok yemek toplum nezdinde yanlış değil. oysa netice itibariyle aralarında çok da bir fark yok. babam da kendini bununla savunuyor, "içkim, sigaram, kumarım yok; sadece yemeye düşkünüm, ne olmuş yani?" diyor rahatlıkla.

    ne yazsam bitmiyor bu yazı, öyle doluyum ki bu konuda. babamı affedemiyorum, hastalıkları nedeniyle acı çektiğinde ona üzülsem de tam bir merhamet hissedemiyorum. yazımı okuyan aşırı kilolu biri varsa, lütfen şu sitemimi kabul etsin: inanın sadece sizin bedeniniz sizin kararınız değil. sizinle birlikte sizin yeme düşkünlüğünüz ve hastalıklarınız yüzünden acı çekecek yakınlarınızı düşünün, onlara bunu yapmaya hakkınız olmadığını kabul edin ve yeme isteğinizle yalnız baş edemiyorsanız mutlaka profesyonel destek alın. bu bir diyetisyen olabileceği gibi bir psikiyatr da olabilir. yediklerimizin uyuşturucu etkisi yapabildiğine dair şu yazıyı bırakıyorum.

    amacım kimseyi kırmak yaralamak değil, aşırı kilolu insanların yakınlarının neler yaşadığını aktarmaktı. üzdüğüm, kırdığım varsa affetsin lütfen.