şükela:  tümü | bugün
  • nereden başlayıp nasıl anlatacağımı bilemediğim film. serin ve genel bir giriş yapmak gerekirse, senaryosunu martin sherman'ın yazdığı, yönetmenliğini jean mathias'ın yaptığı, 1997 michael solinger yapımı film. clive owen, lothaire bluteau, ian mckellen, mick jagger ve hatta jude law'un oynadığı, 2. dünya savaşı zamanı, nazi almanyasında eşcinsellerin yaşamını ve durumunu yansıtan şaşırtıcı yapıt. beynimle ve kalbimle izlediğim, filmin de gösterdiği gibi duyularımla birlikte hislerimle de deneyimlediğim film.

    --- spoiler ---

    öncelikle böyle bir şeyle karşılaşacağım aklımın ucundan geçmiyordu. faşizmin korkunçluğuna vs hiç değinmemeye çabalayarak, ilk sahneden itibaren hissettiklerimi yazmak arzusundayım. film görsel bir şölen olarak başlıyor ve max (clive owen), evi, bıyığı, robe de chambreı ile bir oscar wilde karakteri gibi çıkıyor karşıma, dekadan (decadent) bir yaşam biçimi, zevk alemi, renkler ve hareketlerin büyüleyici dünyasının içine çekiliyorum. o kadar çok hareket var ki ilk sahnelerde, hiç bir anı kaçırmamak için dört dönüyor gözlerim, her şey müziğin ve dansın parçası...
    filmin devamında ne çıkacak merakı sararken, boğaz kesme sahnesiyle şok ediyor insanı film, hiçbir şey düşündüğüm gibi olmayacak hissi kaplıyor içimi.
    bu sahneden sonra film ağırlaşmaya, renkler solmaya başlıyor.
    max ve wolf'un eşcinsel bir çift olarak nazi askerlerinden ve esir kampına götürülmekten kaçışları sırasında ve başarısızlıkları sonucunda, max ile ilgili türlü fikirler oluşuyor zihnimde. max'i çok rahat düşkünü ve yüzeysel biri olarak görürken, hayatta kalabilmek için neleri göze alabilir nelerden vazgeçebilir insan diye de düşünmeden edemiyorum.
    kampta taşları ordan oraya, sonra tekrar geriye taşıma işkencesiyle görevlendirilmiş max'in görüntüsü, yunan mitolojisindeki sisyphus mitinden etkilenerek sisifos söyleni'ni (1942) yazmış olan varoluşçu filozof albert camus'nun absürd adamını anımsatıyor hemen, bireyin sistem karşısındaki küçüklüğü ve çaresizliğini yüze vuruyor. tek başına, sonu olmayan bu uğraşın içinde olmak yalnızlığı da ön plana çıkarıyor. max'in para karşılığı, esir kampına götürüldükleri trende tanıştığı horst'u (lothaire bluteau), işkence arkadaşı olarak yanına aldırması, paylaşmanın, konuşmanın, kısacası arkadaşlığın nasıl bir ihtiyaç olduğunu da gösteriyor. horst'e yapacağı işi açıklarken "they do it to drive us mad" diyen max, durumu zaten açıklamış oluyor, anlamı, sonucu olmayan ve insanı sosyal bir varlık olma durumundan çıkaran bu yaşam biçimi, "i'm gonna stay alive" diyerek sırf hayatta kalmak için her şeyi göze alabilecek olan max'in varolma çabasının da anlamsız olduğunu gösteriyor.
    ancak film max'in horst'le olan arkadaşlığı boyunca nasıl değiştiğini de gösteriyor. bireyin sadece kendisi için varolmaktan çıkıp, bir başkası için de varolmaya başlamasını izliyoruz.
    horst ve max'in konuşarak seviştikleri sahne, max "you can't see me" dediğinde, horst'un "i can feel you" demesi, sevginin, aşkın hatta tutkunun, duyulara çok güvendiğimiz için maddesellikten başka şekilde varolmadığına inandığımız bu duyguların, özünde duyuların ötesinde, hislerle başladığını ve çok şiddetli olduğunu göstererek kalbinize de dokunuyor.
    horst "i love you... i can't help it... i love you... it's my secret" dedikçe "don't love me" diyen max'in aslında hissiz oluşundan değil, sevmekten ve sevilmekten çok korktuğu, sevdiklerinin başına kendisi yüzünden kötü şeyler geldiği için aşktan uzak durduğunu da anlıyoruz.
    horst'un dilinden aşkın tanımını dinlemek de paramparça ediyor insanı: "you made me warm and then you hurt me. i'm hurt enough. i don't wanna feel more pain... people made pain and called it love. i don't wanna be like that." acıyı yaratıp adına aşk diyoruz ama farkında olmadan aşkın sınırlarından çıkmış oluyoruz, yine horst'un dediği gibi bu bizi "onlardan," gestapolardan farklı kılmıyor.
    max'in "hayatta kalmak için her şeyi yapmak" anlayışından, "sevdiği insanı hayatta tutmak için elinden geleni yapmak" anlayışına geçişi ne yazık ki korktuğu şeyin başına gelmesine neden oluyor. horst'un ölü bedenine sarılışı ve asla söylemediği o sözü söylemesi, "i love you... but keep it a secret," yürek dağlıyor.
    filmin başlarında hayatta kalabilmek için pembe üçgen yerine sarı yıldız almayı tercih eden max, filmin sonunda, horst'un pembe üçgen işli esir gömleğini giyiyor üzerine. benim için sisteme karşı gelmek ve bireysel bir başkaldırı anlamlarını taşıyan, camus için varoluşun acısından, içine sıkışıp kaldığımız rutinden kurtulmanın yolu olan, horst'un dediği gibi nazilerin "özgür irade göstergesi" olduğu için nefret ettiği `intihar, filmin başından beri "i'm gonna stay alive" diyen max'in kendi seçimi oluyor.

    şaşkınlıkla, merakla, hüzünle izlediğim bu film beni hiç ummadığım bir şekilde paramparça bırakıyor...

    --- spoiler ---

    elbette bir de bu filmi bana anlatmış, izlememi sağlamış uzuntuye de kocaman bir teşekkürüm ve vefa borcum var, herkesin izlenmesi gereken filmler listesinde olmalı bu film.
  • swollen gibi bir parçayı yapan deha ikilinin olusturdugu grup.
  • ikinci dunya savasinda almanlarin toplama kamplarina gonderdikleri iki escinsel mahkumun epeyce dokunakli filmi. clive owen ve lothaire blathau'nun disinda ian mckellen ve mick jaggerda filmde kucuk rolleri var. acilisindaki mick jagger in tavana asilmis bir salincakta soyledigi sarki sahnesi icin bile mutlaka gorulmesi gereken bir film. sevgilinin adini hatirlayamama, sürekli tas toplama tirpleri, trendeki tecavuz mevzusunu dusundukce hala bunu yapan insan olamaz diyesim gelir.
    (bkz: dokunmadan sevismek)
  • pembe ucgen takmanin gururu, sol kasi oksayinca seni seviyorum anlamina gelen sifre, dokunmadan ask ve sevismek, nazi almanya'sinda yok edilen milyonlarca insanin icinde yok edilen escinseller,gunde 20 saat tas toplayarak insanlari cildirtmak, kar tasimak. izleyebileceginiz en dokunakli escinsel temali film.
  • iki dizeden oluştuğunda beyit, dört dizeden oluştuğunda kıta olarak adlandırılan şiir bölümü.
  • insanın psikolojisini bozan bir film. nazi almanyası'nın sadece yahudilere yaptıklarını değil eş cinsellere de ne zulümler uyguladıklarını anlatıyor film. kamplarda yaşayan yahudiler yıldız takarken eş cinsel üniformalarında pembe bir üçgen bulunuyordu. bununla ilgili başka filmler de izlemiştim aslında bent türünün tek örneği değil. ama şüphesiz ki en etkileyicilerinden. nazilerin insanlara yaşattıkları öylesine dehşetengiz ki günümüz şartlarında insanın bütün bu olanlara inanası gelmiyor.
    sadece film değil, bu yaşanan olaylar insanlığa dair birçok şey anlatıyor aslında. nazi öncesi almanya'sı cinsel yaşam ve cinsel eğilimler açısından gayet özgür bir yerken nazilerle birlikte mide bulandırıcı bir şekilde yozlaşıyor, faşizm kol geziyor. mesela neden pembe üçgen? neden pembe? pembenin sorunu ne? eş cinsel bir erkeğin eş cinsel olduğunu belirtmek için neden ona pembe üçgenli kıyafet verilir? pembe çoğunluğa göre kadın rengi. kadın cinsiyetiyle özdeşleşmiş bir renk. eş cinsel bir erkek ise çoğunluğun gözünde kadın cinsiyetinden farksız. hem homofobi, hem mizojini. öylesine iğrenç ki.

    --- spoiler ---

    filme dönecek olursak, yaşanmış olanlar da çok iğrenç. izlerken insanın ruhu dayanamıyor bunları görmeye. canını zor bela kurtarıp da nazileri gey olmadığına inandırmak için birlikte olduğu insanı dövmek zorunda kalmak, dahası onların gözü önünde 13 yaşında ölü bir kız bedeniyle cinsel ilişkiye girmek... hiçbir amaç olmaksızın ağır taşları o nazi kamplarında oradan oraya taşıyıp durmak, öylesine, sebepsiz yere, her gün yirmi saat, iki saatte bir üçer dakikalık molalarla... aynı işlemi kış ayazında karlarla yapmak, yani karları oradan oraya sebepsizce taşımak, delirsinler diye...

    anlamak cidden güç. bu neden yapıldı? bu zulüm neden yapıldı? bu filmleri izlemek yeteri kadar ağırken bu gerçeği yaşamış insanların katlandığı acıları düşünmek korkunç.

    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---
    seyrederken hiç de gerçekçi gelmeyen bir film; zira insana uygulanan şiddet o kadar yoğun ve kötü ki bunun gerçek olabileceğine aklınız pek yatamıyor. şaşalı adeta şov gibi yaşanan özgür hayatlar, serbest cinsellik, tutku, seksten sonra nazi dönemi ile birlikte bu hayatlar tarih olur. eşcinseller, nazilerin gözünde yahudiden bile düşük insan formudur. yok edilmelidirler. eşcinsel olmadığını ispatlamak için sevdiği adamı dövülüp bir et parçasına dönüştükten sonra dövmek zorunda kalan, 13 yaşında ölü bir kızla cinsel ilişkiye sokulan ve bunun karşısında pembe üçgen yerine sarı yahudi üçgenini alıp hayatta kalma şansını arttırmaya çalışan bir adamın öyküsü. bütün bu işkenceleri yapan ve her yaptığında gözü yaşaran latent eşcinsel ss subayı başka bir teranedir. hele bir de bu subayın rüşvet olarak adamlarla beraber olmak istemesi ve bunu eşcinsel yerine sarı yıldızlı bir yahudi ile yapıp erkekliğini koruması bir başka felakettir, günümüzde de yaşanan.

    hayatımda seyrettiğim en güzel sevişme sahnelerinden biri vardır. filmde. dokunmadan, hatta birbirinin yüzüne bile bakamadan. yanyana 3 dakikalık molada yaşanan.
    --- spoiler ---

    (bkz: pembe üçgen)
    (bkz: paragraph 175)

    bonus: alman hükümeti eşcinsellerden 1994 senesinde nazi almanyasında yapılanlar için özür dilemiştir.

    ayrıca aynı dönemde geçen b muhteşem film için ; (bkz: aimee und jaguar)
  • şu sıralar magic love isimli şarkılarını loopa aldığım grup. everlasting blink isimli albümlerini bulmak ve dinlemek farz oldu artık.
  • martin sherman 'ın aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanmış filmdir. filmin yönetmeni sean mathias, sahnede de oyunu yönetmiştir.
    tarihi gerçekleri birebir yansıtmak ve filme sığdırmak için -kendi deyimiyle- çok para harcamak gerektiğinden ve spielberg shindler's list ile bunun alasını yapmış bulunduğundan ,yönetmen ,savaş öncesi ve sonrası unsurları harmanlayıp kendine göre özgün bir dünya ve gerçeklik yaratmış.
    her ne kadar çok gerçekçi olmayan kişiler, mekanlar, sahneler içerse de nazi almanyası'nda sadece yahudilerin değil başka grupların da katledildiği gerçeğine dikkat çekmesi bile, filmi kayda değer kılıyor.