şükela:  tümü | bugün
  • necip fazıl kısakürek'in tüm şiirlerini topladığı şiir kitabı; 'çile' şiiri zaten bu başlık altında vardır; bazı şiirleri için:

    (bkz: olmaz mı/#2098427), (bkz: en yakın/#2128402), (bkz: onun sanatı/#2097289), (bkz: hasret/#1920712), (bkz: tam otuz yıl/#1682067), (bkz: hokkabaz/#2077908), (bkz: ben/#2134376), (bkz: serseri/#1901915), (bkz: anlamak/#1195841), (bkz: divane/#2078057), (bkz: kavanoz/#1703653), (bkz: levha/#1712043), (bkz: insan/#2077914), (bkz: dev/#1703656), (bkz: akıl/#1703647), (bkz: insan/#2077918), (bkz: şarkı/#1701081), (bkz: işim acele/#2134471), (bkz: inanmaz/#2135152), (bkz: ölünün odası/#2097744), (bkz: tabut/#1586140), (bkz: ölüler/#2098354), (bkz: cansız at/#1958812), (bkz: gözler/#2095833), (bkz: tablo/#2124910), (bkz: boş dünya/#2134920), (bkz: geliyorum/#2078389), (bkz: büyük randevu/#1701076), (bkz: dipsiz kuyu/#1950869), (bkz: yokluk/#2077572), (bkz: haberi yok/#2077572), (bkz: nasıl/#1701083), (bkz: hasret/#1920712), (bkz: zafer arabası/#2134701), (bkz: tabut), (bkz: tebessüm/#2124926), (bkz: bayram/#1920367), (bkz: o dem/#2097343), (bkz: hüner/#1271032), (bkz: kapı/#1712048), (bkz: kaldırımlar/#1229227), (bkz: kaldırımlar/#1229924), (bkz: kaldırımlar/#1901769), (bkz: sokak/#2135374), (bkz: canım istanbul/#2077834), (bkz: beklenen/#297999), (bkz: bekleyen/#878304), (bkz: dönemeç/#1902255), (bkz: gel/#1920590), (bkz: veda/#978376), (bkz: aydınlık/#974327), (bkz: kadın/#2124959), (bkz: vehim/#1711973), (bkz: karınca/#1701073), (bkz: korkuyorum/#2077632), (bkz: takvimdeki deniz/#886872), (bkz: visal), (bkz: aynı nokta/#1701050), (bkz: ukde/#1485162), (bkz: kafiyeler/#1902960), (bkz: şöhret/#2097843), (bkz: aynalar yolumu kesti/#1271588), (bkz: uyumak istiyorum/#1280928), (bkz: hal/#2097313), (bkz: yine hal/#2097321), (bkz: zor/#1929358), (bkz: bela/#2135013), (bkz: bu yağmur/#2134838), (bkz: azap/#2135164), (bkz: sayıklama/#1901640), (bkz: zehir/#1701042), (bkz: anneme/#1706558), (bkz: yattığım kaya/#1929110), (bkz: imza/#1712210), (bkz: hani ya/#2124864), (bkz: akıl/#8193300), (bkz: var yok/#1920659), (bkz: kader/#1701087), (bkz: mansur/#1438154), (bkz: sakarya türküsü/#1546466), (bkz: şarkımız/#2030067), (bkz: hayat mayat/#1703642), (bkz: zindandan mehmede mektup/#1902620), (bkz: düşmanıma/#2135488), (bkz: kolay/#2135504), (bkz: şöhret/#2097843)
  • necip fazıl kısakürek'in ruh evriminden sonra kaleme aldığı, ve bu inkılap sancısını anlattığı, şiir-destan.
    necip fazıl bu şiirinde maddi ve manevi yolculuğunu anlatır.bir nevi kendi özyaşamını mısralarına döker. kesif bir varoluş sancısının ardından, birden bire sökün eden şafak misali sorununa çözüm, derdine deva buluşunun öyküsüdür de diyebiliriz.

    çile

    gaiblerde bir ses geldi: bu adam,
    gezdirsin boşluğu ense kökünde!
    ve uçtu tepemden birdenbire dam;
    gök devrildi, künde üstüne künde…

    pencereye koştum: kızıl kıyamet!
    dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
    sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
    ok çekti yukardan, üstüme avcı

    ateşten zehrini tattım bu okun,
    bir anda kül etti can elmasımı.
    sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
    kustum, öz ağzımdan kafatasımı

    bir bardak su gibi çalkalandı dünya;
    söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
    al sana hakikat, al sana rüya!
    işte akıllılık, işte sarhoşluk!

    ensemin örsünde bir demir balyoz,
    kapandım yatağa son çare diye.
    bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
    yepyeni bir dünya etti hediye

    bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
    makâni bir satıh, zamanı vehim.
    bütün bir kainat muşamba dekor,
    bütün bir insanlık yalana teslim.

    nesin sen, hakikat olsan da çekil!
    yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
    otursun yerine bende her şekil;
    vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

    aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
    benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
    deliler köyünden bir menzil aşkın,
    her fikir içimde bir çift kelepçe.

    niçin küçülüyor eşya uzakta?
    gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
    zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
    sonum varmış, onu ögrensem asıl?

    bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
    bir fikir ki, beyin zarında sülük.
    selam sana haşmetli azap;
    yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

    yalvardım: gösterin bilmeceme yol!
    ey yedinci gök, esrarını aç!
    annemin duası, düş de perde ol!
    bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

    uyku, katillerin bile çeşmesi;
    yorgan, allahsıza kadar sığınak.
    teselli pınarı, sabır memesi;
    size şerbet, bana kum dolu çanak.

    bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
    sırrını ararken patlayan gülle?
    yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
    karınca sarayı, kupkuru kelle…

    akrep nokta nokta ruhumu sokmus,
    mevsimden mevsime girdim böylece.
    gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
    fikir çilesinden büyük işkence.

    evet, her şey bende bir gizli düğüm;
    ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
    dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
    yetişir çektiğim mesafelerden!

    ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
    yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
    her gece rüyamı yazan sihirbaz,
    tutuyor önümde bir mavi ışık.

    büyücü, büyücü ne bana hıncın?
    bu kükürtlü duman, nedir inimde?
    camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
    bir zehir kıymak gibi, beynimde.

    lugat, bir isim ver bana halimden;
    herkesin bildiği dilden bir isim!
    eski esvaplarım, tutun elimden;
    aynalar söyleyin bana, ben kimim?

    söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
    arzı boynuzunda taşıyan öküz?
    belâ mimarının seçtiği arsa;
    hayattan mühacir; eşyadan öksüz?

    ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim,
    minicik gövdeme yüklü kafdağı,
    bir zerrecigim ki, arş’a gebeyim,
    dev sancılarımın budur kaynağı!

    ne yalanlarda var, ne hakikatta,
    gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
    boşuna gezmişim, yok tabiatta,
    içimdeki kadar iniş ve çıkış.

    gece bir hendeğe düşercesine,
    birden kucağına düştüm gerçeğin.
    sanki erdim çetin bilmecesine,
    hem geçmis zamanın, hem geleceğin.

    açıl susam, açıl! açıldı kapı;
    atlas sedirinde mavera dede.
    yandı sırça saray, ilahi yapı,
    binbir avizeyle uçsuz maddede.

    atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
    ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
    içiçe mimari, içiçe benlik;
    bildim seni ey rab, bilinmez bilinmez meşhur!

    nizam köpürüyor, med vakti deniz;
    nizam köpürüyor, ta çenemde su.
    suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;
    suda ezel fikri, ebed duygusu.

    kaçır beni ahenk, al beni birlik;
    artık barınamam gölge varlıkta.
    ver cüceye, onun olsun şairlik,
    şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

    öteler öteler, gayemin malı;
    mesafe ekinim, zaman madenim.
    gökte saman yolu benim olmalı;
    dipsizlik gölünde, inciler benim.

    diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
    heybem hayat dolu, deste ve yumak.
    sen, bütün dalların birleştiği kök;
    biricik meselem, sonsuza varmak…
  • bizim hiç bir hürriyetimiz yok,
    hiç bir hurriyetimiz,
    ne çalışmak, ne konuşmak, ne sevişmek
    sen orda bağrina bas dur en buyuk çileyi,
    ben burda en buyuk çileyi doldurayım,
    ekmeğe muhtaç, hürriyete muhtaç, sana muhtaç.
    sen orda koparılmış bir zerdali gibi dur,
    ben burda zerdalisiz bir dal gibi durayim.

    --- a kadir ---
  • her ne kadar şimdilerde dünyevi bir anlamı olsa da çile aslında tasavvufi bir kavramdır. nefis terbiyesi amacıyla yapılan bir masivadan el etek çekme eylemidir. her ne kadar tarikatlara göre değişse de çile, aslında kırk günlüktür. zaten kökeni farsça "kırk" anlamına gelen "çihle" sözcüğünden gelmektedir. çilekeş, çilehaneye girer. tuvalete gitmek, abdest almak gibi ihtiyaçları dışında bu odadan çıkmaz. ilk gün çilekeşe yalnızca kırk zeytin verilir sonra her gün için bir zeytin azaltılır. son gün tek zeytin verilir. çile bitince içeride hissettiklerini, rüyalarını şeyhe anlatır. şeyh de bu anlatılanlara göre yeniden çileye girip girmesine karar verir.
    aslında çile çekmek, günümüzde değişik bir formatla devam etmektedir. bbg evi, modern bir çilehanedir. eskiden içe dönük bir toplum olduğumuz için kendimizi kendimiz gözetliyorduk ancak başkaları acaba bu yaptığıma ne der diye düşünen öteki yönelimli modern toplumda ise biri bizi gözetliyor. bbg tarikatının vaad ettiği maddi huzuru elde etmek için yola koyulan yarışmacı-dervişler, şeyhlerin ince eleyip sık dokumasıyla 15 kişiye indirilir. çilehaneye giren dervişlerin önceleri yemek problemi olmaz, bol bol yemek yerler ve yalnızca maddi ihtiyaçları için dışarı çıkabilirler. ancak yarışmanın sonuna gelindikçe yiyecekler de azalır. sıkıntılar artar. sonunda rekabete dayalı sistemin dervişleri, yol arkadaşlarının çilesini erken bitirmek yoluyla ayakta kalabilirler. sonunda birisi çileyi tamamlar. çileyi tamamlasalar da tamamlamasalar da dervişler, yaşadıklarını şeyhlerine anlatır. genellikle çileden memnun kalmayan şeyhler yeni bir çile olarak dervişlerden şu sorunun cevabını bulmasını ister: orada neler oluyor? şu bir gerçektir ki vitrinde yaşamak eskinin çilehanesinde yaşamaktan çok daha zordur. sözün özü bbg, kırk güne indirilsin diyorum.
  • farsça da "kırk" demektir.sufiler arapça "erbain" derler buna."çile çekmek" ,"erbain çıkarmak" şeklinde kullanılır.40 gün boyunca ,sadece yirmibir üzüm tanesiyle yetinen ,sadece zaruri ihtiyaçlar için dışarı çıkan ,bu süre zarfında sadece ibadet eden dervişe çilekeş denir .çilesini yarıda bırakana "çileşiken ",çile nin doldurulduğu yere ise çilehane denir.
  • necip fazıl kısakürek'in belki de en iyi şiiri. eskiden bu başlık altında şiir vardı fakat kaybolmuş. bize düşen de bu büyük şiiri tekrar sözlüğe eklemek. işte sözleri:

    gâiblerden bir ses geldi: bu adam,
    gezdirsin boşluğu ense kökünde!
    ve uçtu tepemden birdenbire dam;
    gök devrildi, künde üstüne künde...

    pencereye koştum: kızıl kıyamet!
    dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
    sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
    ok çekti yukardan, üstüme avcı.

    ateşten zehrini tattım bu okun.
    bir anda kül etti can elmasımı.
    sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
    kustum, öz ağzımdan kafatasımı.

    bir bardak su gibi çalkandı dünya;
    söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
    al sana hakikat, al sana rüya!
    işte akıllılık, işte sarhoşluk!

    ensemin örsünde bir demir balyoz,
    kapandım yatağa son çare diye.
    bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
    yepyeni bir dünya etti hediye.

    bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
    mekânı bir satıh, zamanı vehim.
    bütün bir kâinat muşamba dekor,
    bütün bir insanlık yalana teslim.

    nesin sen, hakikat olsan da çekil!
    yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
    otursun yerine bende her şekil;
    vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

    …………..

    aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
    benliğim bir kazan ve aklım kepçe.
    deliler köyünden bir menzil aşkın,
    her fikir içimde bir çift kelepçe.

    niçin küçülüyor eşya uzakta?
    gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
    zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?
    sonum varmış, onu öğrensem asıl?

    bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
    bir fikir ki, beyin zarında sülük.
    selâm, selâm sana haşmetli azap;
    yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

    yalvardım: gösterin bilmeceme yol!
    ey yedinci kat gök, esrarını aç!
    annemin duası, düş de perde ol!
    bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

    uyku, kaatillerin bile çeşmesi;
    yorgan, allahsıza kadar sığınak.
    teselli pınarı, sabır memesi;
    size şerbet, bana kum dolu çanak.

    bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
    sırrını ararken patlayan gülle?
    yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
    karınca sarayı, kupkuru kelle...

    akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
    mevsimden mevsime girdim böylece.
    gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
    fikir çilesinden büyük işkence.

    ……………….

    evet, her şey bende bir gizli düğüm;
    ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
    dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
    yetişir çektiğim mesafelerden!

    ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
    yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.
    her gece rüyamı yazan sihirbaz,
    tutuyor önümde bir mavi ışık.

    büyücü, büyücü ne bana hıncın?
    bu kükürtlü duman, nedir inimde?
    camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
    bir zehirli kıymık gibi, beynimde.

    lûgat, bir isim ver bana halimden;
    herkesin bildiği dilden bir isim!
    eski esvaplarım, tutun elimden;
    aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

    söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
    arzı boynuzunda taşıyan öküz?
    belâ mimarının seçtiği arsa;
    hayattan muhacir, eşyadan öksüz?

    ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
    minicik gövdeme yüklü kafdağı,
    bir zerreciğim ki, arş'a gebeyim,
    dev sancılarımın budur kaynağı!

    ne yalanlarda var, ne hakikatta,
    gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
    boşuna gezmişim, yok tabiatta,
    içimdeki kadar iniş ve çıkış.

    ……………………………..

    gece bir hendeğe düşercesine,
    birden kucağına düştüm gerçeğin.
    sanki erdim çetin bilmecesine,
    hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

    açıl susam açıl! açıldı kapı;
    atlas sedirinde mâverâ dede.
    yandı sırça saray, ilâhî yapı,
    binbir âvizeyle uçsuz maddede.

    atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
    ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
    içiçe mimarî, içiçe benlik;
    bildim seni ey rab, bilinmez meşhur!

    nizam köpürüyor, med vakti deniz;
    nizam köpürüyor, ta çenemde su.
    suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
    suda ezel fikri, ebed duygusu.

    kaçır beni âhenk, al beni birlik;
    artık barınamam gölge varlıkta.
    ver cüceye, onun olsun şairlik,
    şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

    öteler öteler, gayemin malı;
    mesafe ekinim, zaman madenim.
    gökte saman yolu benim olmalı;
    dipsizlik gölünde, inciler benim.

    diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
    heybem hayat dolu, deste ve yumak.
    sen, bütün dalların birleştiği kök;
    biricik meselem, sonsuza varmak...

    necip fazıl kısakürek (1939)
  • çile, insanın gölgesiyle oynamaktan vazgeçip hakikat'e doğru yüzünü dönme sancısıdır. karanlıktan sıyrılmışken bir anda gelen parlak ışık insanın gözlerini alacaktır pek tabii, bir müddet hiçbir şeyden emin de olamayacaktır kamaşma anında, çile namzedinin şaşkın bakışları. ama o ışıkla ısınırken, gölgesi de arkada kalır insanın ve yalnız değildir artık. yalnızlığını hatırlatan gölgesi de yoktur, başka yalnızlıkları hatırlatan diğer karaltılar da yoktur. hedefine koşmaktan başka hiçbir düşüncesi olmayan bir insan için, yalnız koşmasının ne gibi bir önemi olabilir ki..

    çileli insanın derdi dermanıdır. rahatlığı ise derttir, batar ona. dava, mefkure, gaye, ülkü, ideal.. ne ad verilirse verilsin. tek'tir, yek'tir görünürde. ama meydanları dolduran insanlardan daha kalabalıktır içi. siyaset değildir onun kavgası. gerçek çile üstadın da belirttiği gibi "fikir çilesi"dir.
  • yünlerin, yumak haline getirilmeden satildigi donemlerde, karşılıklı geçen iki kişiden birinin birbirine paralel olarak öne doğru uzattığı kollarına takılarak, karşısındakinin ise yünün ucunu bir elinin parmak uçları etrafında sararak yumak haline getirmeye çalıştığı, düğümlenmiş olabilen döngüsel karışıklığın adıydı. genellikle yumak yapmada daha fazla deneyimi olan kişi ` : anne, yumağı yapar, diğeri ise : çocuk`, kollarını uzatıp arada bir gölgelerini izleyen insanların anlam veremeyeceği, ancak yumak yapımını kolaylaştıracak işbirlikçi salınımlarla sürece katkıda bulunmaya çalışırdı, sona doğru, çileyi kollarında tutan taraf, özellikle çile düğümlenerek kendini ele vermemekte direniyorsa, sıkıntıdan patlayarak ve sokakta kaçırdığı saklambaçtan uzak kalmanın sabırsızlığıyla gözü ve kulağı sokakta bir nevi çile doldururdu, yumağı saranın ise aklından kimbilir neler geçerdi..
  • muhammed bilâl-i nadir hazretleri, yedi sene tuzsuz, yağsız arpa ekmeği ile riyâzet yaparak çileye hazırlanmış ve çileye girmişti. ilk defa arpa ekmeği olarak yemiş, sonra ekmeği yiyemeyince, arpa ununu çorba yaptırıp, içmişti. ölçüsü; yirmi dört saatte bir çay bardağının dolusu ekmeğin unudur. (eski çay bardakları şimdikinden biraz farklı idi. şimdiki bardakların bir buçuk veya ikisinin büyüklüğündedir.)

    çile deyince, bazı günleri var ki, yirmi dört saati bir dakika gibi geçer.öyle aşklı, öyle feyzli, öyle güzel hâl ki, insanın içinden ayrılası hiç gelmez. yine bazı günler var ki, bir dakikası bir ay veya sene gibi zor geçer. bu da yirminci günden sonra başlar. bilâl babam yirminci günden sonra birkaç günde bir nasıl hâller olduğunu anlatıyordu:

    bir gün cinniler, benim bu hâlımı bozup, çileden çıkartmak için çok uğraştılar. halk arasında derler ki: "sen, benim üstüme o kadar fazla geldîn ki, ben hiç bir sûrette tahammül edemez oldum. iyice beni çileden çıkardın." çile hem sıkıntı, hem aşklı, hem feyzli, hem de insanın oradan çıkması, ayrılması kendisine çok ağır ve çok zor gelir. çileyi bitirince çıkar. yine derler ki: "annemden emdiğim süt, burnumdan geldi." yani o kadar sıkıldım, o kadar zor durumda kaldım. o kadar, o kadar zor duruma geldim ki, annemden emdiğim süt burnumdan geldi, derler. bu da çilede oldu. burnumdan bembeyaz, süt gibi bir sıvı akıyordu. yanımdaki dört havluyu ıslatıyor. onları dışarda yıkayıp,temizleyip getirinceye kadar diğer dört havluyu tekrar ıslatıyordu. böyle bir hafta kadar devam etti. annemden emdiğim süt burnumdan geldi. bu söz doğru ve gerçektir. çileyi tam yapabilirsen bu süt burnundan gelir.

    yine cinniler, bana hem sihir yapıp, hem de var güçleriyle saldırıyorlardı. beni çileden çıkartmaya çalışıyorlardı. namaz kıldığımda, secde edeceğim yerde bir yılan kıvrılmış, başını bana doğru uzatmaya başladı. bunun gerçek yılan olmayıp, sihir olduğunu biliyorum. uzandı, uzandı, alnımdan tuttu, ısırdı. ağzı çok soğuktu. namazı bozmak istemiyordum. bu göz değil, başka bir gözle kendi kendime baktım; birçok ellerimin var olduğunu gördüm. belimde bir de kılıç vardı. o ellerimin biriyle kılıcı çektim. yılanın orta yerinden tuttum, kılıçla vurdum. hem de namaz kılıyorum, namazı bozmuyorum. yılan dört parça olarak yere düştü. etrafımda bağırmalar, çağırmalar çoğaldı. "bu zamana kadar vurmuyordu. bundan sonra vurmayı da öğrendi" diye yanımdan dağılıp, kaçtılar.

    yine bir gün, benim çilehanemde; geceyle gündüz fark edilmiyordu. amma hava bulutlandı, soğudu ve havadan dolu yağmaya başladı. çok iyi biliyorum ki, vakit yaz, evin üstü toprak dam. içeri hiçbir şeyin girmesine imkân yoktu. dolu yağa yağa çeneme kadar çıktı. çok soğuktu. tir tir titriyordum. huzur edince, nihâyet bir müddet devam ettikten sonra o da geçti. ömrümde bir sefer hz. pîr'e huzur edip, oraya çağırdım. çok sıkılmıştım. hz. pîr'in eli bir anda içeri girdi. o sıkıntı, o darlıktan hiç bir şey kalmadı. başka da çağırmadım. yani benim için terk-i edeb olur diye çağırmadım. çok büyük bir zâtı lüzumsuz şey için çağırırsan, senin için ne kadar ayıp olur. buna edebsizlik (terk-i edeb) denir. bende ömrümde bir sefer çağırdım. diğer sıkılmalarımda terk-i edeb'tir diye çağırmadım.

    yine bir gün huzurda gözlerim yumuk "lâ ilâhe illâllah" zikrini yaptığım sırada ortalık açıldı. yanıma bir kız geldi. onunla beraber bir yere gittik. çok büyük, bir fabrika temeli gibi temel atılmış, bir buçuk metre kadar temel yükselmiş. yapı, inşaat devam ediyor. bana dedi ki; "bu yapılan bina senin, ben de seninim. bu bina senin yaptığın ibâdetin kuvveti ile yapılıyor. bunu yarım bırakmayacaksın. bu fabrikanın bitmesi lâzım, diyor. (halbuki bilâl babam çok fazla çalışmış, yedi sene tuzsuz arpa ekmeği yeyip kışlı, yazlı üzerine birşey almayıp, bir hasır üzerinde yatmıştır. yedi sene bir pardesü giyiyor. yeni hediye edilen pardesüleri fakirlere veriyor. pardesüyü giydiği zaman aşağı doğru sökükleri sarkıyor. şalvarının dizini yamıyor. yeme, içme, giyimi, yatması o vaziyette yedi sene çalışıyor.

    akşam namazının abdesti ile sabah namazını senelerce kılmıştır. yirmi dört saatin tümünü ibâdetle geçirmiştir. bu vaziyette çalışmış, bu ibâdetlerin karşılığı inşaat bir adam boyu duvarı yükselmiş... o kızla bir yere gittik. bir taht kurulmuş, bir adam boyu var. elinin ucunu koydu, üzerine çıktı. bana; "sende çık" dedi. ben, çalıştım, çıkamadım. "elimi tut" dedi. elini tuttum, elinde kemik yoktu. çekti, beni çıkartamadı. aşağı atladı. yine bir elinin ucunu koyarak "böyle çık" dedi, çıktı. ben yine çıkamadım. bana, "senin çok çalışman lâzım, bu binayı tamamlamalısın, hem de senden bu ağırlık gitsin" dedi.

    baktım ki, oturduğum yerde ders çekiyordum. uykuda değil, uyanıkta değil, uyku ile uyanık arası idim. uyudum desem oturduğum yerde bir tarafa devrilmem lâzımdı. uyanınca uyku sersemliği olması lâzımdı. ayık desem, ders çektiğimi bilmem gerekirdi. ayıkınca namazlığın üzerinde elimde tesbih düşmemiş, çekiyorum. işte dervişler bu hâli derste geçirirler. derste uyuyorum zanneder, uyanınca elinde tesbih olduğunu görürler. tesbih elinden düştüyse, kendisi bir tarafa sarktıysa o sarsıntıyla uyandıysa, o uykudur. bunlar çok daldı, bir çok şeyleri gördü, geri ayıktı. o uyku değil hâldir. o hâl dil ile söylemekle anlaşılmaz, içinde yaşamayla anlaşılır.

    yine bir gün bir huri kızı geldi. elinde bir testi içi şerbet dolu. sayılamayacak kadar çok büyük bir kalabalık. herkes birer birer geliyor. kız şerbetten dolduruyor, bana bakıyor. ben işâret ediyorum. o şerbeti veriyor. o da içiyor. gelenlerin içinde iki kişiye ben işâret ettim. bu işâretim üzerine şerbet verdi. onlar şerbeti alıp içmediler. diğerlerinin hepsi şerbeti içti. şimdi benden ders almaya gelenleri bakınca tanıyorum. şerbeti verip kendisinin de içtiği orada gördüğüm adam olduğuna tam kanâat getiriyorum.

    bilâl babam çilede şerbet verilen ve içen insanların çoğunun daha tarîkata girmediğini, ilerde gireceğini söyledi ve ilâve etti. bizim tarîkata giren ihvanımızdan tarîkata girmeyen ihvânımız gayet çok. tarîkata girip de bizim bildiğimiz ihvânlardan da bilmediğimiz ihvânlar çok. tam hatırlayamıyorum dört veya beş tarîkattan bizim tarîkatımıza katılanlar olacak diye buyurdu. bir yirmi dört saatte böyle geçti.

    yine bir gün çok büyük, gür sesli köpek kulağımın dibinde kulağımın zarını patlatacak şekilde havlıyordu. dayanılmasına imkan yok, bir yirmi dört saatte böyle geçti.
    eşi elmas hanım, kırk gün hem gündüz, hem gece çilehanenin duvarının evin içerisindeki kapısının önünden ayrılmayıp, bilâl babanın her dediğini anında yerine getiriyor.

    yine bir gün ben iki şahıs oldum. biri ben, oturdum ders çekiyorum. diğer ben de kapı kapalı olduğu hâlde kapıdan dışarı çıktım. köyde bir kadın çok hastaydı. hastalığı hiç iyi olmayacak kadar çok kötü idi. onun yanına gittim. onu yataktan kaldırdım, dereye götürdüm. bir kazan su koydum ısıttım. sen burda yıkan dedim. ben ordan uzaklaştım. tekrar yanına geldim, kendîni getirdim, yatağına yatırdım. o hâl geçti. yine buna benzer hâller oluyordu.
    ben hem çileden çıkmayıp, burada oturuyor, ders çekiyorum, diğer birisi de gidiyor birçok işler görüyor. bu sahih mi? nasıl oluyor diye taaccub ediyorum. birini (elmas hanımı) o kadının evine gönderip, bu gece, ne rüyâ görmüşse bana söyle. benim biraz evvel söylediğimin hepsini kadın milimi milimine söylüyor. o da hâl olduğunu bilmiyor, rüyâ gördüm zannediyor. anladım ki ben iki şahıs olup birisi dışarı çıktığı zaman, orada işler görmesi doğruymuş, hayal, rüyâ değilmiş. ama en fazla rüyâya benziyor.

    çilede en son gördüğüm; yine bir gün ders çektiğim yerde bana bir hâl oldu. kırkıncı günde tamam olmuştu. bana yaptığım ibadetin kazancı olarak elime lüks lambası gibi bir şey verdiler. lüks gibi her tarafı ışıtıyordu. gittim gittim, önüme bir ev geldi. içeri girdim. aynı benim elimdeki lüks gibi içinde daha iyileri de var. benden önce gelenlerin hepsi oraya bırakmıştı. ben de oraya bıraktım. beni yukarı çağırdılar, yukarı çıktım. bir heyet, mahkeme kurulmuş.

    bana:
    – sen bu zamana kadar ne ibâdet, ne amel yaptın? dediler. ben:
    – hiç bir şey yapmadım, yüzümün karası ile geldim, dedim. bir kitap açtılar, benim olduğum yeri buldular. bana:
    – sen her ne yaptınsa milimi milimine hepsi burda yazılıdır. sen, kırk günü tamamladın, senin çilen, yaptığın ibâdetler, allah (cc) yanında çok makbûle geçti. gününde (kırk gün) bitti, tamam oldu. artık çileden çıkabilirsin. çileden çık, dediler. o hâl geçti. ben yine ders çekiyorum. yine bir kişiyim. ihvânlar geldiler:
    – sen, çileden çık, günün tamam, dediler. ben dedim ki:
    – kırk gün, otuz dokuz gece oldu. geceyi de kırk yapabilmek için burda kalacağım, dedim. o gece yine çilede kaldım. o gece, gördüğüm hâllerin hepsinden daha güzel hâller gördüm. beni yine mahkemeye çağırdılar, oraya çıktım. bana:
    – niçin çileden çıkmadın? biz, sana çileden çık, dedik. ihvânların da geldiler. "çileden çık" dediler. niçin çıkmadın? ben dedim ki:
    – kırk gün, otuz dokuz gece idi. geceyi de kırk yapmak için çıkmadım. bana dediler ki:

    – bunu bir tek sen yaptın. bundan evvel hangisine günün tamam, çileden çık dediğimizde hemen çıktı. sana müjdeler olsun. sen, geceyi de kırk yapmak için, bizim sözümüzü ve ihvanların sözünü dinlemeyip, orada kaldığın için allahu teâlâ'nın çok hoşuna gitti. bunun için; sana diğerlerine nasip olmayan derece verildi. sen, bir dilek dileyeceksin; ne dilek dilersen o kabul olacak, dediler. ben de:

    – şimdi benim aklım yetmez, burayı açık bırakın. ben ne zaman olgunlaşır, dilek dilemeye tam elverişli olursam, o zaman dilerim. siz de o zaman yazarsınız, dedim. bana:
    – bunu da bu zamana kadar kimse düşünmedi idi. kime dile dediysek, hemen diledi. senin yerini açık bırakıyoruz. ne zaman dilersen, o zaman yazacağız, dediler.

    ve çileden çıktım...
  • yayın, yani ok atmakta kullanılan yayın, oku fırlatmaya yarayan kiriş kısmı. lan yay kirişi işte. yay kirişine çile denir. niye uzattıysam...

hesabın var mı? giriş yap