şükela:  tümü | bugün
  • eo tempore, benim için özel bir anlam taşımıyor. özel olarak yaşamımda, özellikle de stoacı filozofların "her şey tam zamanında meydana gelir, zira evrende kusursuz bir düzen vardır" düsturundaki "tam zamanında" anlamına gelen "eo tempore" ifadesine uygun bir tanıklığım olmadı. bir şeyin gelişimi eo tempore'yse, orada ben olmadım yani. öyle sandım hep. ilk bakışta böyle görünmesi şaşırtıcı değil, zira biz francis bacon'ın dediği gibi felsefenin eşiğinde durduğumuzda nasıl ki sadece ilk temellendirmelerle yetinmiş oluyor, buna mukabil içine daldığımızda hakikî-öz temellendirmelere vakıf olabiliyorsak; kendi yaşamımızda da ilk görüntüyle, izlenimle yetinip içine dalmayarak kısıtlı bir birikimle her şeyin doğasını sanki anlamışız gibi yapıyoruz. kafa sallıyoruz, "hı hı" diyoruz ve ekliyoruz "biz bunu çözdük, bu işte böyle olur ancak, eo tempore diye bir şey yok. olmamalı. benim için özel anlam taşımıyor. her şey tam zamanında meydana gelmez."

    ilk bakışta gerçekten her şeyin eo tempore olmadığını sanabileceğimiz ölçüde tatmin edici, sahte bir izlenimle yüzleşiyoruz. bu yüzleşmenin yaşama standardımıza uygun bazı ölçütleri var. örneğin eo tempore olmasını istediğimiz kazanç kapısı paraya açılıyorsa, en zor durumda yüklü miktarda piyango bize vurmamıştır. kendimizi en yalnız hissettiğimiz anda, yani eo tempore, hayatımızın eşini bulmamışızdır. ya da murphy kuralları olarak kendini gösteren talihsizlik olabilirliğinin, olamazlığa bin basması durumu öylesine perde indirmiştir ki gözümüze, eşiğinde durduğumuz kapıdan içeri bakıp "ne yapsam olmuyor, hiçbir zaman felek yüzüme gülmedi, ben lanetlenmişim, hayatın hiçbir anlamı yok. ölmenin eo tempore'si!" dememiz daha büyük bir olasılığa denk düşer. eğer illa ki bir eo tempore'den söz edilecekse, "geldi mi üst üste gelir" deyişimizde olduğu gibi, talihsizliklerin üst üste binmeye meyilli olduğu sonucuna varılabilir. eo tempore'yi gönül rahatlığıyla lanetleyebileceğimiz kadar çok deneyim yaşadığımızı sanmıyorum. meselenin de burada kendini açık ettiği ortada. bunu açımlayayım.

    yeteri kadar talihsizlik yaşamış olduğumuza ilişkin herhangi bir standardımız yok. üst üste binmiş talihsizliklerin nitelik ve nicelik olarak sayıca kaç ettiğini bilmiyoruz. sadece ölçütlerimize göre kayıp sıralaması yapabiliyoruz. "şunu şunu kaybettim" dediğimizde ölçüte göre bir liste hazırlamış oluyoruz; oysa o kayıplara eklemlenmiş diğer küçüklü büyüklü kayıpların ya da kazançların listelenemediği aşikâr. kaldı ki buna ilişkin yapılacak listenin de, ne ölçüde sağlam olacağı da tartışmalıdır. "her şerde bir hayır vardır" derken salt iyimser bir yaklaşım sergilenmiş olmuyor. bana kalırsa, yukarıda bahsettiğim bilinemezliğin bir neticesi olarak, eninde sonunda bir şerden hayır çıkabileceği; bakış açısına göre şerrin bile hayırdan sayılabileceği düşünülmüş oluyor. bu fikre ilişkin en yüksek tasarımlar, öte-dünya ya da karma felsefesi olsa gerek. bir şekilde eşitlenmemiş hiçbir şey olamaz, şer varsa ona iliştirilmiş bir hayır da olmalı düşüncesine uygun olarak; maç sonunda bu dünyada acı çektirenleri acı; iyilik edenleri iyilik beklemiş olur. herkesin hak ettiğini hem de eo tempore aldığı bir düzen tasarlanmış olur. çünkü bu düzen indeterminist bir tahayülü kaldırmaz. varsa yoksa evvelce tasarlanmış yapı! bu yapı zıtların tarifi değil, tasviri mümkün uyumu üzerine inşa edilir. şems-i tebrizi'nin makalat'ının bir yerinde "ey hazinesi başında dilencilikten ölen miskin!" diye sesleniliyor; bunun gibi, elde edilen hiçbir hazine aslında hazine değildir. önemli olan, insanın hazineyle olan ilişkisidir. hazine kendi başına hazine değildir, onunla dilenebilir ya da onunla fakir olabilirsin. önemli olan, senin onunla arandaki mesafeyi, kendi ölçütlerine ve değerlerine göre nasıl ayarladığındır. buna göre cezalandırılır ya da ödüllendirilirsin.

    işte bu açıdan bakarsanız yeryüzündeki hiçbir oluş, eo tempore'nin dışında değildir. çünkü ölçütümüz ölçütümüze uymuyor. bana eo tempore ulaşmadığını sandığım lütufların, o vakitte ulaşması durumunda nereye sürükleneceğimi bilmiyorum. bilseydim, ne gibi bir âleme yelken açmış olabileceğimi de kestiremiyorum. bu durumda, başıma gelen her şeyin, gelmemesi hâlinde ne değerde anılacağını da bilemem. o hâlde ben hem başıma eo tempore gelen talihsizliklerin boyutunu hem de gelmemeleri durumunda kendimi içinde bulacağım alternatif durumun içeriğini bilmiyorsam; bu denli güdük bir zihinle kapının eşiğinden geçemeyip, ikincil, üçüncül, dördüncül ve hatta her şeyin kaynaklandığı hakikate varamıyorsam, ilk temellendirmelere ve izlenimlere, ne denli tatmin edici olurlarsa olsunlar, kapılmamam gerektiğni bilmek durumundayım. aksi hâlde benim defectus defector dediğim güdük asinin genel yönelimine uygun olarak, bu entirideki varışımı bile ciddiye aldığım için pişman olmam gerekir.

    bir şeyin eo tempore/ "tam zamanında" olduğuna ilişkin spekülatif olasılıklardan başka verimiz yok. ancak duygularımızla hareket etmeye ve reaksiyon göstermeye o kadar yatkınız ve buna bağlı olarak o kadar kırılganız ki, her kötü şeyin ya tam zamanında olduğuna ya da her iyi şeyin tam zamanında olmadığına ilişkin çıkarımlarımızın ardı kesilmiyor. "nil nehri tam zamanında taşıyor; mısır toprakları en kurak ve en suya hasret olduğu anda, nehir taşıyor; işte doğanın nimeti ve düzeni!" ünlemini serpiştiren determinist zihin insanın bu kırılganlığını iyi bildiği için, onu en büyük acılara ve kayıplara karşı dirençli kılmaya çalışıyor. bu consolatio'ya ihtiyaç duyulmuş olması bile, insandaki kırılganlığın bir göstergesi. öyle bir tasarım, yapı olsun ki; ben kırıldığımı bile anlamayacak ölçüde hayvanlaşayım. ama insanoğlu rahat bırakmıyor; kurban bayramında kesilen büyükbaşın, kesilmeden önce allah adına bir damla gözyaşı döktüğüne bile inananlar var. hayvan olarak bile sizi rahat bırakmamaya ant içmiş durumdalar. iyi ya da kötü, acı ya da tatlı, farkındalığın bu denli yüce bir şey olup olmadığını ancak bir hayvan gibi, eşikte durmaya bile tenezzül etmeyen bir canlı olarak belki daha iyi anlardım. ne yazık ki bunu bile bilmiyorum.

    metinlerden örnekler:

    mezmurlar 104.27: hepsi seni bekliyor, yiyeceklerini zamanında veresin diye.
    mezmurlar 145.15: herkesin umudu sende, onlara yiyeceklerini zamanında veren sensin.
    levililer 26.4: yağmurları zamanında yağdıracağım. toprak ürün, ağaçlar meyve verecek.
    yasanın tekrarı 28.12: rab ülkenize yağmuru zamanında yağdırmak ve bütün emeğinizi verimli kılmak için göklerdeki zengin hazinesini açacak.
    yeşu 3.15: sandığı taşıyan kâhinler ırmağın kıyısına varıp suya ayak bastıklarında... (şeria irmağı, ekin biçme zamanında kabarır, kıyılarını basar)
    vaiz 3.11: o her şeyi zamanında güzel yaptı. insanların yüreğine sonsuzluk kavramını koydu. yine de insan tanrı'nın yaptığı işi başından sonuna dek anlayamaz.
    yeşaya 49.8: rab şöyle diyor: "lütuf zamanında seni yanıtlayacağım, kurtuluş günü sana yardım edecek, seni koruyacağım..."

hesabın var mı? giriş yap