şükela:  tümü | bugün
  • anadolu'nun taçsız kralıdır.
    bu küçük şehirle üniversitede tanıştım ve beni 4 yıl misafir etti. insanlarıyla, yönetimiyle, hoşgörüsüyle burası nasıl türkiye dedirtmiştir.
    bir anımı anlatacağım müsadenizle.
    yıl 2009 ya da 2010. okul çıkışı otobüse bindim. elimde kocaman teknik resim çantası, beynimde günün tüm yorgunluğuyla koridor tarafında bir koltuğa oturdum. ilerleyen duraklarda otobüs tıklım tıklım dolmaya başladı. bu sırada yaş ortalaması artmakta ve bu da beni ciddi derece de husursuz etmekteydi. koltuk sevdasına kapıldım. bu koltuktan kalkamazdım. aklımda bu keskin hesapları yaptığım sırada masmavi gözleriyle tontiş bir teyze benim yanımda dikildi. artık vakti gelmişti. kalkmak için yeltendiğim sırada o güzel türkçesiyle "otur oğlum otur, akşama kadar derste zaten yoruluyosunuz, ben gezmek için bindim bu otobüse seni rahatsız etmek için değil" dedi. eskişehir böyle bir yer işte. eskişehir süper bir yer.

    debe editi : (bkz: minik eymen'e yardım ediyoruz kampanyası)
  • otogarda indiğimde hayal kırıklığıydı eskişehir... nasıl bir büyükşehirdir burası, bu kadar küçük bir otogarı mı olur? diye düşünmüştüm...
    yollar toz toprak içinde ve çıplaktı... tek bir ağaç yok... sadece yanımda güzel bir kız...
    sevgilim olmasını istediğim, ama asla söyleyemediğim ve beni ta uzak bir şehirden sadece bir kere görebilmek uğruna getirmiş büyük bir aşktı yanımdaki...
    şehir kötüydü ama kız güzeldi ya, varsın olsun ne fark eder?
    nasıl diyordu şair “iki karanlık orman birbirini sevse ne olur sevmese ne?”
    işte aynen böyleydi otogardan otobüslere doğru yürürken düşündüklerim...
    benim gibi karanlık bir adam bu köhne şehri sevse ne olur sevmese ne?
    zaten bir kere görüp terk edeceğim bir şehirdi eskişehir. aşk da burada kalacaktı o güzel kız da...
    ***
    belediye otobüsüne bindiğimizde nedense aklımda hep ismail ayaz vardı. eskişehir’in en ünlü şehirlerarası otobüs firmasının adı... neden diye düşünüyordum durmadan, neden otobüs firmasına kendi adını vermek istemişti bu adam? giovanni versace gibi bir hedefi mi vardı, acaba? böylece ölümsüzleşmeyi mi düşünmüştü? dünya çapında bir marka olur muydu ki eskişehir’in şehirlerarası otobüs firması? sonra vazgeçtim bunları düşünmekten, hem ismail ayaz dünya çapında bir marka olsa ne olur olmasa ne olur, benim gibi aşkını bırakmak zorunda kalan bir adam için?
    ***
    “burada iniyoruz!” dedi yanımdaki güzel kız...
    inmesek ne fark eder diye düşündüm. ben göreceğimi gördüm aslında... belediye otobüslerinden bellidir bir şehrin neye benzediği... kırık dökük otobüslerden belli ne ile karşılaşacağım. kırılmıştım biraz eskişehir’e... “burası yimpaş!” dedi yanımdaki... “yimpaş?” diye sordum farkında olmadan... “yimpaş, yeni açıldı. bir alışveriş merkezi, gezmek ister misin?” güldüm hiç farkında olmadan... ve nedense onun yanındayken yaptıklarımın farkında bile olmuyordum. “ama” diyebildim sadece. “yimpaş’ın ne olduğunu sormadım ben. çünkü geldiğim şehirde o kadar çok var ki.” hem bu mu eskişehirin tüm özelliği? adana’da galeria’yı gezdirirler, istanbul’da akmerkez’i... eskişehir’de de gezdire gezdire yimpaş mı vardı yani? hem nedendi illa ki konuğa alışveriş merkezi gezdirme isteği? “amaaaan!” dedim. “yok mu daha orjinal bir şey, yemek falan, hem açım da.” böylece birlikte yemek yiyebilecektim sevdiğim ama söyleyemediğim kızla. “çiğbörek” dedi. “eskişehir’in çiğböreği meşhurdur!” bir anlam veremedim ismine çiğ ve börek, neye benzerdi ki? ama ilgisi olmayabilirdi de, dilberdudağı ya da vezirparmağı gibi bir şey olabilirdi adının tamlaması... yemekten sonra kararım kesinleşti, çiğbörek iğrençti... ama daha iğrenci yalanlardı... “nasıl buldun yemeği?” dedi. “harika...” “eskişehir nasıl, güzel mi?” “çok güzel, geldiğimden beri sürekli etrafı gözlüyorum çok çok güzel!” demiştim ve bunlar ona söylediğim ilk yalanlardı.
    ve bir aşkın yalanları başlamıştı işte... kıramamıştım kendisini sevdiğimi söylemeye çekindiğim o güzel kızı... şehrin de çiğböreğin de iğrençti, diyememiştim.
    sonra yağmur yağmaya başladı uzunca bir süre... “hayret” dedi, yanımdaki güzel kız. “çok uzun zamandır yağmıyordu, bu mevsimde yağması şaşılacak şey doğrusu. dışarı çıkmamız zor olacak gezemeyeceksin şimdi!” çok da umurum da değildi artık gezmek. hem ben biliyordum ki eskişehir aklınca benden intikam alıyordu. madem ki onu beğenmemiştim, o da bana daha fazla şeyler göstermeyecekti! ya da ağlıyordu koca şehir, üzmüştüm onu. sonra saçmaladığımı düşündüm. bir şehir bir adam için ağlar mıydı hiç? ya da bir adam bir şehri üzebilir miydi? hem bir şehir aşkını söyleyemeyen bu adam için ağlasa ne olur ağlamasa ne...
    ***
    sonra “adalar’a gidelim.” dedi yanımdaki güzel kız... “adalar?” dedim. eskişehir’de nasıl ada olabilirdi ki, hem de birkaç tane... ama söylemedim bu düşündüklerimi, “gidelim, olur!” dedim sadece... ve uzun bir yol yürüdük. üzerinde hiçbir şey olamayan... ne bir ağaç, ne de panjurlarından begonviller sarkan, çatısına martıların konduğu eski bir konak... hiçbir şey görmeden yürüdük... sadece sesini duyuyordum. “bak bu büyük otel... bu da balık pazarı...” ne acaip, diye düşünüyordum o bunları sayarken... büyük otel istanbul’da da vardı, akaretler’de... balık pazarı dersen istanbul’un heryeri balık pazarı sayılır... hem akaretler’e yakın beşiktaş balık pazarı var... yani beşiktaş’ı gezmek yeter miydi eskişehir’i görmüş olabilmek için... yok muydu farklı bir şey bu şehirde... “bak bu sagra special” dedi yanımdaki güzel kız... “biliyorum!” diyebildim, beşiktaş’ta var ondan, kartal heykelinin civarında... ama diğerlerinden de var diyemedim. kıramazdım sevdiğimi söyleyemediğim kızı... sonra bir an durdum... balık pazarı hem de kocaman... hem de eskişehir’de... nasıl olabilirdi ki, yoksa adalar dediği doğru mu? eskişehir’de göl var mıydı, diye düşündüm... üzerinde adalar olan ve balıklar avlanan... ama şaşırtmadı beni eskişehir!... balık pazarının yarısı tavukçuydu, birkaç balıkçı vardı ama adı balık pazarıydı işte, tıpkı çiğbörek gibi adıyla pek alakalı değildi... “bu porsuk mu” dedim yanımdaki güzel kıza. “evet, porsuk, adalar burası... insanlar kayıklara biniyorlar burada, ama ne gereği varsa bu köprünün altından geçmeye çalışıyorlar, pek de beceremiyorlar!” dedi. haliç’i düşündüm, orada bindiğim kayıkları... eyüp’te de vardı ve orada da ne gereği varsa insanlar haliç köprüsü’nün altından geçmeye çalışıyorlardı ve yine pek başaramıyorlardı...
    herşey aynı, diye düşündüm. çok acı çekeceğim döndüğümde... herşey bana eskişehir’i hatırlatacak ve her seferinde ben burada bıraktığım, söyleyemediğim aşkımı hatırlayacağım... ve ben istanbul’da eskişehir’deymişçesine yaşayacağım, yürüyemeyeceğim beşiktaşta... ama o bunu hiç bilmeyecek, dedim kendi kendime...
    ***
    akşam dönüş zamanı geldiğinde gözlerinin içine baktım. eskişehir’in en güzel yanıydı onun gözlerinin içi... istanbul’da olmayan tek şey onun gözleri olacaktı... ve kalbimi en çok bunun acıtacağını anladım... “hoşçakal” dedim... “gelecekte görüşmek üzere!” demek istiyordum oysa... hani o geleceğe dönüş filmindeki gibi söyleyecektim bunu.. ve o gülümseyecekti... ama yapamadım... “hoşçakal!..” diyebildim sadece... gözlerine bakamadan... gözlerine baksam, o eskişehir’in en güzel gözlerine... asla söyleyemezdim veda sözlerini... ve otobüs hareket etmeye başladığında gözlerinden uzaklaştığımı, onu delice özlediğimi fark ettim... sonra ismail ayaz’ı hatırladım. kim bilir belki birgün dünya çapında olabilecekti... sonra yimpaş pek de küçümsenmeyecek bir zincirdi... adalar’da kayık lale devrinde göksu’da dolaşmak gibiydi... içim acıyordu ve birşeyi daha fark ettim. açtım, canım çiğbörek istiyordu...
    bir şehri güzelleştiren denizi, martısı, binaları, sokakları, caddeleri, havası, iklimi, insanları değildi... bir şehri güzelleştiren, onu katlanabilir kılan o şehirde aşık olup olamamaktı... ve ben dünyanın en güzel şehri eskişehir’den, dünyanın en kötü şehrine, istanbul’a doğru yola çıkmıştım...
  • çok samimi bir arkadaş gibi bu şehir, üstelik borcuna da sadık. yıllar geçse de üstünden, bir şekilde borcunu ödüyor. mutlaka..

    inanmazsan anlatayım..

    2014 yılı. eskişehir'de son günlerim. adalar'da bir mekanda çalışıyorum o dönem. işe gireli 3-4 gün falan olmuş.

    doğum günüm..
    akşam 10 gibi işten çıkacak ve beyza ile buluşup, doğum günümü kutlayacağım. laf aramızda beyzadan da çok hoşlanıyorum. duygularımı açmak için de özellikle o akşamı seçmişim. doğum günü çocuğu şımarıklığı denen bir şey var màlum. bir nevi fırsatçılık yapacağım.

    "10'u çeyrek geçe, hallerin önünde buluşalım." diye anlaştık beyza'yla. 11'de yurda girmesi gerektiği için, 45 dakika kadar falan görüşebileceğiz maksimum. çok vaktim olmayacak bu yüzden.

    koştur koştur yanına gidecek, aceleyle bi pasta üfleyecek, yurduna bırakıp vedalaşırken de onunla sevgili olmak istediğimi söyleceğim. heyecandan geberiyorum..

    saat 10 oluyor.. mekandaki bütün işleri bitirip, patronun çıkalım demesini bekliyorum. lavuğun çıkmaya hiç niyeti yok ama. bilgisayar başına oturmuş, bön bön ekrana bakıyor.

    patronum ali abi, değişik bir adam.. zamparanın, kumarbazın teki. dükkanda kazandığı tüm parayla, bahis oynuyor her gün. internette şikeli maç sattığını iddia eden bir dolandırıcıya aldanmış salak, adama oluk oluk para gönderiyor. sonra da adamın götünden uydurduğu maçlara binlerce liralık bahis yapıp, bilgisayar başında peru ikinci ligini falan takip ediyor sabahlara kadar.

    baktım bunun dükkanı kapatmaya niyeti yok, dedim bizim salak yine kaptırmış paraları belli. gittim yanına, çıkabilir miyim diye sordum.

    - ali abi. işleri bitirdim, dolapları da dizdim. benlik bir şey yoksa, çıkabilir miyim?
    + çıkma koçum bekle. şu doğum günü pastasını da keselim, öyle çıkarsın.
    - ?!?!?!

    yok daha neler!! ulan işe başlayalı 4 gün oldu daha, ne alaka amk? hayır bir de duygusal adamım, doğum günü pastası falan, kesin ağlarım ben.

    o kadar düşünmüş adam, ben kızla buluşucam da denmez şimdi. tamam abi sağol deyip, bekledim çaresiz.

    mekan tanıdıklarla dolmaya başladı bir bir. ilk gelen sabahları çalışan özge oldu. bu özge dediğim kız, patronun da manitası aynı zamanda. onun arkasından patronun alman eşi lena, 4 yaşındaki şımarık oğlu osman berk ve tanıdık müşteriler falan. hediyesini alan gelmiş. şok içindeyim.

    masaları birleştirip, kalabalık mutlu bir aile olduk. (bu arada beyza hàla beni bekliyor.)
    özge içecekleri getirdi, lena hanım ışıkları söndürdü falan derken, pastayı getirdiler.

    "iyi ki doğduun osman beeeerk, iyi ki doğduuun osmaaan beeeerk, mutlu yıllaaaar, mutlu yıllaaaar, mutlu yıllaaaar sanaaaaa."

    lan!! seneler geçti üzerinden, hàla atamadım bak ben bu travmayı üzerimden. göt oldum lan resmen. tavukları kaçmış horoz gibi kalakaldım masada. ağlamamak için zor tuttum kendimi.

    mumlar üflendi, pastalar yenildi, mutlu kalabalık evlerine dağıldı. beyza beklemekten sıkılıp, trip ata ata yurda gitti ve ben osman berk'in doğum günü masasından kalma fanta bardaklarını yıkadım sinirden ağlaya ağlaya. ismini s*keyim senin.

    bir kişiye bile söyleyemedim "lan bugün benim de doğum günümdü" diye. mekanı kapattık ve eve gidip uyudum.

    2-3 gün sonra da, ailevi sebeplerden ötürü şehri terketmek zorunda kaldım zaten. beyzayı falan da bir daha hiç görmedim.

    aradan 5 yıl geçmiş. hatta neredeyse 6. ve hayat bir şekilde yeniden kesiştirdi yollarımızı. 2-3 haftadır eskişehirdeyim. yıllar önce elimde olmayan sebeplerle terketmek zorunda kaldığım bu kente, bu sefer tamamen benim elimde olan sebeplerle geri döndüm. ev bulma, eşya dizme, taşınma telaşları falan derken, pek hasret giderememiştik.

    dün çıkıp gezeyim dedim biraz. hàla burada olan arkadaşlarla falan buluşurum hem, özleştik.

    egemeni aradım. okulu bitirememiş, eve de dönememiş. ali express'ten falan ucuza mal getirip, onları satmaya başlamış kirasını çıkarmak için.

    "hamamyolu'ndayım gel" dedi.

    gittim. bir tezgah kurmuş yol kenarına, şaka malzemeleri falan satıyor. patlayan sigaralar, maskeler, hileli zarlar. ne ararsan var.

    - ee aga. belediye, zabıta falan zor olmuyor mu böyle?
    + yok lan. herkes kendi ekmeğinde. onların seni görmesini istemiyorsan, sen onları göreceksin.
    + heeee, anladım.

    bir sandalye bulup oturdum tezgahın başına. dün akşam saatlerinde yolunuz oralardan geçtiyse, mutlaka görmüşsünüzdür. yüzünde salvador dali maskesi, (şöyle bir şey) kafasında noel baba şapkası ve elinde iskambil kağıtları olan o lavuk vardı ya hani. heh işte ta kendisiydim.

    maskeyi taktığım için midir bilmem, o kadar eğlendim ki anlatamam. yoldan geçen insanları çeviriyor, hileli kartlarla sihirbazlık gösterileri falan düzenliyor, çılgınlar gibi de satış yapıyorum.
    (uzunca bir süre kimseden sigara otlanmayın mesela, benden söylemesi. 2 saatte 200 tane patlayan sigara satmış olabilirim.)

    neyse..

    bi baktım bizim kumarbaz ali abi geliyor karşıdan. yanında osman berk ve onun yaşıtı 4 tane daha çocuk var. beni öyle maskeli, kukuletalı falan görünce, çocuklar toplandı başıma. ali abi de geldi hemen.

    kumarın her türlüsünü sever ali abi. kumar masasında dükkanı kaybettiğini duymuştum bir ara. iskambil kağıtlarını, zarları falan görünce, ortam ilgisini çekti bunun. durdu beni izliyor. toplasan 1 hafta falan çalışmışızdır daha önce. maskeyi çıkarıp "abi beni tanıdın mı" diye sorsam bile hatırlamaz zaten yıllar sonra, bir de yüzümde maskeyle tam bir yabancıyım.

    yaklaştım kartları uzattım.

    - 1 kart seçin, bana göstermeden bakın ve ceketinizin cebine koyun.

    ali abi çekti kartı, baktı ve cebine koydu.

    biraz karıştırdım elimdeki kartları. şöyle bir diğer kartlara baktım, güya hesaplamalar sihirler falan yaptım.

    "seçip cebinize koyduğunuz kart kupa 6" dedim.

    keyifle haykırdı ali abi. "hahahahaha bilemedin, maça 10'du seçtiğim kart" dedi ve cebindeki kartı çıkarıp bana gösterdi. gülmeye başladım, çünkü elinde tuttuğu kart kupa 6'ydı..

    ali abi çocuklara sihir diye bir şeyin olmadığını, bu kartların hileli oyun kartları olduğunu anlatmaya çalışıyor, çocuklar da ağız birliği yapmışçasına benim sihirbaz olduğumu iddia ediyorlardı.

    çok eğleniyordum. etrafımızdaki kalabalık gittikçe artmaya başlıyordu ve ben sadece ali abi ile uğraşıyordum.

    yıllar önceki doğum günümün ve beyzanın intikamını almaya karar verdim.

    çocukların her birine ve ali abiye birer iskambil kartı seçtirdim ve bir oyun teklif ettim.

    çocuklarla hiç konuşmadan, sadece seçtiği kartlara bakarak, hangi çocuğun ali abinin çocuğu olduğunu bilebileceğimi iddia ettim.

    kendisi esmer, çocuğu sarışın ali abi keyiflendi hemen.

    - kesinlikle bilemezsin.
    + peki o zaman. bilemezsem, benden 100 lira kazanacaksınız. ama bilirsem, 10 liranızı alırım.
    - kabul.

    seçtikleri kartları tek tek topladım, biraz karıştırdım, güya sihirli bir şeyler söyleyip tribünlere şovumu yaptım ve osman berk'in saçlarını okşayarak, ali abi'ye döndüm..

    - çok yakışıklı bir oğlunuz var. annesi sarışın olmalı.

    çevredeki insanların alkışları arasında 10 lirayı alırken, bir oyun daha teklif ettim kurbanıma. daha zor bir oyun.

    çocuğa ve babasına 3'er tane kart seçtirdim ve sadece bu kartlara bakarak çocuğun ismini doğru tahmin edebileceğimi iddia ettim.

    - bilirsem 20 liranızı daha alırım. bilemezsem 100 lira kazanırsınız.

    konu kumar olunca, akan sular durmuştu ali abi için. hipnoz olmuş gibiydi mal.

    kartları aldım, biraz karıştırdım ve havaya fırlattım. yere düşen kartlara ve güya oluşturdukları şekillere şöyle bir baktıktan sonra, gülerek ali abiye döndüm.

    - osman berk çok güzel isim. eminim siz koymuşsunuzdur.

    ali abi bir yandan kaybediyor, bir yandan da çok eğleniyordu. peru ikinci ligini takip etmekten çok daha eğlenceliydim sonuçta.

    20 liramı verdi ve ekledi.

    - hadi devam edelim.

    "tamam" dedim o zaman. peki. bu kartların hileli olmadığına ikna olana kadar, oynayalım madem.

    osman berk'ten 12 tane daha kart seçmesini istedim ve sadece bu kartlara bakarak, osman berk'in doğum tarihini doğru bileceğimi iddia ettim.

    - bilirsem 100 liranızı alırım. bilemezsem 500 lira sizin.
    + ahahaha kabul.

    kartları aldım. renklerine göre ayırdım, biraz şov yaptım ve "kart perileri 26 ocak tarihini işaret ediyor, keşke ben de 26 ocakta doğsaydım" dedim. *

    osman berk sevinçle havaya zıpladı.
    - ohaaaa yine bildi.

    ulan osman berk. ne salak evlatsın amk. hayırsız velet. alkış yapıyor bir de gerizekalı ahaha.

    kalabalık iyice arttı, egemen bile tezgahı işi gücü bıraktı, hayretle beni izliyor. ben mesih'im desem, iman edecek 6-7 kişi bulurum o sırada ortamdan. öyle bir şov yapıyorum aga. inşallah birileri videoya falan çekmiştir. izlemeyi, izletebilmeyi çok isterdim.

    100 lirayı alıp cebime koydum ve son hamleyi yapmaya karar verdim.

    dedim ki; "5 kart osman berk seçsin. 5 kart da ben seçeyim. tam ortasına da benim kimliğimi koyalım ve kart perilerinden rica edelim. çünkü ben de osman berk gibi 26 ocakta doğum günü kutlamak istiyorum."

    kemal sunal'ın üç kağıtçı filminde "ulan rıfkı senden adam olmaz, bu havada yağmur falan yağmaz" deyip, bahis yapan kahveci amca vardı ya hani, hatırlar mısınız? egemen bile öyle bakmaya başladı bana. utanmasa çıkarıp basacak 200 lira ortaya hassiktir lan oradan deyip.

    - eğer bu kartlar sayesinde benim doğum günüm de, osman berk'in doğum günü ile aynı olursa, 500 liranızı alırım. aksi takdirde 5000 lira sizin.

    "böyle bir şey mümkün değil" dedi ali abi.
    - kabul!!

    kartları seçtik, arasına kimliğimi koydum ve şova başladım.

    güya sihirli kartlara, güya sihirli kelimeleri fısıldıyor ve kart perilerinden yardım istiyordum.*

    kartları karıştırdım, karıştırdım, karıştırdım.. kimliğim en üste geldiği an durdum ve kimliği kalabalıktan birisine verip, doğum tarihimi yüksek sesle okumasını rica ettim.

    - inanılmaz!! gerçekten 26 ocak..

    alkışlar ve şaşkın bakışlar arasında parayı aldım ve oyunu bitirdim. biraz daha patlayan sigara ve hileli zar sattıktan sonra da, tezgahı toplayıp içmeye gittik egemen'le beraber. beyza' yı geri getirmeyecekti belki ama yıllar öncesinin intikamını da çok güzel aldım.

    başta da söyledim ya.
    çok samimi bir arkadaş gibi bu şehir, üstelik borcuna da sadık. yıllar geçse de üstünden, bir şekilde borcunu ödüyor. mutlaka..
  • hafta sonu eskişehir'deydim ve kendimi türkçe konuşulan ama türkiye'de olmayan bir yerde gibi hissettim.

    esnafın gözü karnı tok. oturduğum her yerde adisyonlarda yediğimiz içtiğimiz eksikti. hesabı öderken her seferinde şunları eklemeyi unutmuşsunuz dedim ve gelenden fazla hesap ödedim. adamlar defalarca teşekkür ettiler. başka bir şehirde olsak yan masanın hesabını da bize geçirirlerdi.

    yaya geçidinde araçlar duruyor. bir ankaralı için çok ilginç bu. belediye otobüsü bile durup yol verdi. ankara'da olsak o otobüs üstümüzden geçerdi ve araçta oluşan hasarı da kamu davası açıp mirasçılarımızdan alırlardı.

    rahatsızlık veren tip az. insanlar birbirine karşı saygılı ve mutlu gözüküyorlar genelde. her yerde bisikletler. sokaklar cıvıl cıvıl. ankara gibi avm'lere tıkılmış değiller.

    eskişehir başka bir yermiş. türkiye'nin geri kalanının eskişehir gibi olabilmesi için çok fırın ekmek yemesi gerekiyor.
  • türkiye'nin en avrupai şehirlerinden, belki de en avrupaisi. hayran kaldım tertemizliğine, yerli insanının medeni sıcakkanlılığına, harikulade devasa parklarına, güzelce restore edilmiş ya da onarılmış eski mahallelerine, lezzet dolu mekanlarına, bir anadolu kentinde gördüğüm en renkli ve yok yok çarşısına, nehir merkezli şehir planına, o güzel çayın nazlı ve durgun akmasına, bronzdan heykellerine, pırıl pırıl tramvayına, uygar gençlerine, bir çok yerine yürüyerek gidilebilecek dümdüz topografyasına, canım ankaramın havasını andıran sıkı ve canlandırıcı havasına. bir tek metrosu eksik, o da nazar boncuğu.

    mütevazı bir anadolu bozkır kentini yıllar boyu milim milim böyle nefis bir kente dönüştüren prof. dr. yılmaz büyükerşen'e saygı, minnet ve uzun ömür dileklerimle.
  • evet üç günlük eskişehir gezimizin genel olarak notları şöyle;

    •öncelikle şehirde seyahat etmek çok kolay, çoğu yere yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. biz araçla gitmiştik ama trenle de gidilebilirmiş istanbul’dan. tabi yer bulunabilirse.

    •konaklamak için atos otel diye bir otel bulmuştuk, çok da memnun kaldık. yeri çok güzel, merkezde. her yere yakın vs. otelin kendi de gayet yeterliydi. temiz, sıcacık, olması gereken her şey vardı. porsuk çayı manzarası da çok güzeldi. kahvaltı dahil iki kişi 150 tl’ye kaldık. otel: 8/10

    •sazova parkı çok anlamsız bir yer bence. çocuklu aileler için çok anlamlı olabilir, hatta sabahtan akşama vakit geçirebilir. ama biz 6 çocuksuz tipe çok anlamsız geldi. gitmesek de olurmuş. sazova: 3/10

    •odunpazarı güzel, gidebilirsiniz. modern müze’yi mutlaka görün derim. iyi ki gittik dediğimiz yerlerden biri oldu. odunpazarı: 7/10

    •odunpazarı’nda çibörek ve mantı yedik. kırım tatar cart curt bi ismi vardı mekanın. güzeldi. çok yağlı değildi. denenebilir.

    •met/nuga helva dediler denedik. tamamen damak tadıyla alakalı tabi bu, eh diyebiliyorum. bi tadına bakabilirsiniz, meti daha çok beğendim.

    •bir akşam sosyal meyhane diye bir yere gittik. baya beğendik. özellikle ortam, müzik, özellikle çalışanlar on numaraydı. fiyatlar istanbul’a göre hayret ettirici. çok iyiydi. mezeler falan da gayet güzeldi. zaten konumu da tam barlar caddesinde. sosyal meyhane: 9/10

    •meyhaneden çıkıp müzik dinleyelim dedik. baktık arena diye bir yer var, afiş asmışlar her cmt naim diye. dedik naim mi. dediler eskişehir’de iyi isimlerdendir. he he tamam dedik girdik. giriş ne kadar? 15 tl. iyi ucuzmuş dedik. dediler bir de 1 adet 50’lik şişe veriyoruz. dedik n e n e n e? hahahah. istanbul’dan giden bir grup olarak sürekli kazıklanma huzursuzluğu içindeyiz tabi. bunu duyunca dedik ulan adamlar bize mekana giriyoruz diye üstüne para veriyorlar. malum istanbul’dan alışkınız 30-50 giriş ve hiçbir içki verilmemesine. neyse burası ilginç bir yerdi. naim de iyiydi aslında ya da biz rakıdan sonra gittik diye öyle geldi. ama naim bi ara verdi bi dj çıktı, hayatımda gördüğüm en saçma performanslardan birini sergiledi. arena naim: 7/10

    •burdan çıkıp başka yer bakalım dedik, dediler orası var burası var hepsine tek tek gittik biri dedi 40 lira giriş, biri dedi öyle böyle. bize bu anlamsız geldi açıkçası istanbul benzeri yerler de var ama biz istanbul’dan uzaklaşmak için eskişehir’e gittik sonuçta. o yüzden bu tarz fiyatlar saçma geldi, girmedik, sonra yine naim’de bulduk kendimizi. hahah. şöyle de bir şey var ki barlar sokağı’ndaki tüm mekanlar 2’de kapanıyor.

    •barlar sokağında bir sosisli yapan amca var, her akşam ona gittik. abinin muhabbetini sevdik sosisliden çok. zaten sosis yerken hep sarhoştuk o yüzden hep fazlaaıyla beğendik. sosisli 3 lira.

    •bir akşam barlar sokağı’nda bir pub’a oturduk. önce varuna’ya gittik, varuna çok kalabalık ve fiyatlar istanbul gibi. gidip gördük ama oturmadık zaten yer de yoktu. neyse oturduğumuz pub’ta mesela tüm biralar 13tl idi. bi de kova muhabbeti vardı beş bira alınca tanesi hem 12 ye geliyor hem de yanında patates kızartması geliyor. kafayı yicektik resmen. böyle emin olamıyoruz okuduğumuzu biz mi yanlış anlıyoruz acaba falan diye triplere girdik. garson dedi geçen hafta gelseydiniz 8tl idi ;) valla süper fiyat performans olarak çok çok başarılı bulduk. fiyatlar: 10/10

    edit: mekanın adı manhattan, hatırlatan arkadaşlara teşekkürler.

    •son akşam mezze house’a gittik, burda asla yer bulamamıştık son akşam bulduk gittik. cidden övüldüğü kadar varmış çok beğendik. mezze house: 10/10

    •bir akşam dedik nereye gidelim, saat de 1 civarı, yani barlar sokağının kapanmasına da az kalmış, başka neresi var. dediler fakülte diye bi mekan var, 4’e kadar açık. a dedik fakülte herhalde tam öğrenci yeridir. gittik, gitmez olaydık. vasatın altında bir yer, müzik güzel sayılırdı ama işleten tipler inanılmaz kayık. kabasakal bir işletmeci mafyavari, el pençe fedaileri sürekli dolanıyo, bi de mekandaki tek müşteri bizdik herhalde her yer ‘paralı asker’. çok çirkindi orda durmadık desem yeridir. ayrıca içtiğimiz en pahalı bira da burdaydı:28 lira. fakülte: 2/10

    •genel olarak eskişehir gayet güzel bir yer. mekanlar güzel, daha da önemlisi tek tük yer harici çalışanların hepsi çok temiz yüzlü. genelde öğrenciler zaten. insanlar mutlu gözüküyor. şehirde deniz olmamasına rağmen porsuk çayının boydan boya var olması havasını çok değiştiriyor, adeta yazlık bir kent havası var.

    •kışın gitmiş olmamıza rağmen sevdik. gitmeden önce çok korkutulduk soğuğundan dolayı. ama ben ki çok üşüyen bir insanım, kalın bir kazak-termal tayt ya da çorap gayet yetti. tabi sokaklarda çok uzun süre dolanmamak lazım suratını çarpıyo insanın.

    •yazın bir kez daha gitmek istiyoruz. porsuk etrafı çok daha güzel oluyormuş. her sabah uyandığımızda buz olmuş bir porsuk’la karşılaştık. yazın daha iyi hissettirebilir.

    •bir de bir sabah otel yerine dışarda kahvaltı edelim dedik, hot’nfun diye bir yere gittik o da çok güzel ve tabii ki uygundu. ayı gibi yedik ayıptır söylemesi. hot’nfun: 10/10

    genel olarak gayet tatmin edici bir şehir. gidip görün derim ancak çok zaman ayırmanıza gerek yok, zira üçüncü güne artık yapacak bir şey bulamadık ve porsuk çayı’na saplanan iş makinesinin kurtarılma çalışmalarını yaklaşık 45 dk izleyip kurtarılınca alkış tuttuk, bu kadar amaçsız kaldık. iki gün yeterli olacaktır.

    gelen mesajlar üzerine edit:

    yazarlar tarafından görülmesi gereken bazı yerler;

    1. adımlar kitabevi
    2. spr pub (gitmek isteyim gidemediğimiz yerlerden)
    3. barlar sokağı’ndaki kebapçı (?)
    4. onur işkembe (barlar sokağı arkası ismet inönü cd’de çorba severler için)
    5. rasta cafe-odunpazarı
    6. doyuran kahvaltı salonu
    7. kanlıkavak parkı
    8. japon bahçesi- anadolu ünv. içinde imiş
    9. karakedi bozacısı
    10. tatlıdil köftecisi
    11. haller
    12. mazlumlar (tatlı yemek isteyenlere)
    13. çorbacı münir (çeşit çeşit leziz çorbaları oluyormuş)
    14. şelale’de akşam yemeği (şehir manzaralı)

    pek çok mesaj ve öneri geldi, bunlar bir dahaki gidişimde muhakkak gideceğim yerler.
    iyi gezmeler.
  • kısa bir gezi sonrası dün döndüm eskişehir'den. sahil hattı şehirleri, deniz kenarlarını biraz canlandırıp kalan yerleri genelde leş bırakıyor. diğer illeri düşününceyse benim gözümde canlanan ilk şey gri. az ağaç, az bakım, az medeniyet, az güneş...
    ama eskişehir'i resmen sevdim. her yere tramvay yapmışlar bir kere. yollar geniş, yeşili çok fazla, insanları kibar. odunpazarı başka bir yerde olsa bu kadar canlı, sanat dolu, ilgi odağı olmazdı bence. tertemiz. şimdi yeni müzeleri açıldı, omm. o da dünyaca ünlü bir mimarın yaptığı yine standart dışı bir yapı.
    her yerde bir müze, bir sanat merkezi yazısı okuyup durdum ben. etkileyici. bir kere kaç ilimizde opera var?
    dev şehirler hariç, genelde düzgün kafe bulamazsınız ama öğrenci çokluğundan rekabet mi yüksek nedir girdiğim mekanlar da birbirinden güzeldi.
    şehirlerin ortasından geçen dereler çaylar genelde bok yuvasıdır, kokar genelde. burada porsuk'u mis gibi yapmışlar, düzenlemişler, temizlemişler.
    hamamyolu caddesindeki o kentsel düzenleme olmasa, hiçbir şeye yaramazdı orası da mesela. ama her yere bir can katmışlar.
    belki ilk izlenimim fazla güzel, yaşayan insanlar daha çok sorunlarının farkındadır. ama ben ki dev şehirlerde boğulmayı tercih eden biriyim, o yüzden istanbul'dan kopamıyorum. ama ille de başka şehirde yaşamam gerekiyorsa, deniz olmaması ve sıcak sevici bir insan olduğumdan direk burası evet evet diyemesem de, değerlendireceğim az ilden biridir eskişehir.
    büyükerşen çok kıymeti bilinesiymiş.

    edit: övecek bir şey daha geldi aklıma (bkz: taksi çağırma düğmesi)
  • iş imkanları çok kısıtlı olan şehir. işveren-çalışan arasında da köle-sahip ilişkisi var. iş bulup en azından asgari ücret talep edince işveren sanki dünyanın en büyük şeyini istiyormuşsun gibi davranıyor. asgari ücret veremeyeceğini söylerken yüzü bile kızarmıyor bunların, hatta senin utanmanı bekliyorlar.

    bir de bunun sigorta kısmı var ki o daha da garip. bu şehirde çalışanlara sigorta yapmıyorlar. bunların sebebi tabii ki çalışanla da alakalı. çalışanlar genellikle öğrenci olduğu için bir çorba parasına bile çalışabiliyorlar. hakkını arayan yok ne kazansam kar diye bakıyor. kampüs kapısından içeri girince hepsi haktan adaletten bahseder ama iş uygulamaya gelince patronun kölesi olmaktan rahatsız bile olmuyorlar. rahatsız olmayı geçtim o kadar bilgisizler ki farkında bile değil sömürüldüğünün.

    tabii ki sektörden sektöre değişiyordur bu durum, benim sözünü ettiğim sektör hizmet sektörü. umarım bu şekilde davranan işletmelerin hepsi batar diyeceğim de pek mümkün de değil çatır çatır iş yapıyor hepsi.

    not: işverenin halinden anlamıyorsun gibi boş mesajlar atmanıza gerek yok. kendi ailemin de işletmesi var ve bugüne kadar 1 kişinin bile hakkını sizin gibi gasp etmediler. o yüzden kendinizi bu şekilde tatmin etmeyin; sizde ne insanlık onuru var ne de işveren olabilecek vasıf. personel giderini karşılayamıyorsan geç kendin çalış bütün gün göt büyüteceğine.
  • 2010 yılına kadar güzel, temiz, insana sıcak gelen bir şehirken 2010'dan sonra şehirde bir değişim başlıyor ve devam ediyor 8-10 senedir. sanırım bunda şehirdeki sermaye yapısının değişmesi, her boş bulunan yere kafe açılması, göç alması ve betonlaşma süreci etkili oluyor. yürüdüğünüz yollarda gözünüze çarpıp nedensiz bir şekilde size keyif veren kendine has dokusu olan isli ve sıkışık binaların yerine artık altın varaklı göz yakan saçma sapan binalar var. en basitinden artık anadolu üniversitesinin o meşhur kapısından geçerken bile kampüs havasını hissetmiyorsunuz. arkadaşlarla oturduğunuz mekanlar ne idüğü belirsiz sağa sola rahatsızlık veren kekolarla doldu. özetle yeni gelenler için hala güzel bir şehir ama sanırım eskiler değişimi görünce özlemeye başladı.
  • öncelikle belirteyim doğma büyüme eskişehir'li ve iş yerleri sebebiyle iki üniversitenin öğrencileriyle içiçe yaşayan bir insanım. birkaç konuya açıklık getireyim.

    1- hem anadolu, hem osmangazi üniversitesi'nin sadece yaz okulu öğrencilerini ağırladığı aylardan birindeyiz. dolayısıyla diğer illerden gelen öğrenci nüfusu oldukça az. yani bu seçimde oylar büyük ölçüde yerli halktan gelmiştir.

    2- galiba eskişehir halkını cahil cühela sananlar var eskişehir'deki üniversitelerden daha fazla eskişehir'li öğrenci diğer illerde okuyor. onlarda bu seçimde eskişehir'de, evlerinde oylarını kullanmışlardır.

    3- yerel seçimlerde merkez ilçeleri chp, merkez dışı ilçelerin çoğunu akp kazanmıştır. fakat ilin nüfusu yaklaşık "800 000" iken, bu 12 merkez olmayan ilçenin toplamı sadece "114 000" kadar dır. yani orantılarsak şehrin nüfusunun yaklaşık 7/8 ini chp li belediyeler yönetmektedir. yani yerel halk akp'li öğrenci chp'li gibi bi durum kesinlikle söz konusu değil.

    4- çevremden gözlemlediğim kadarıyla eskişehir oy vermeye gelmeyen yerli tatilci ve tatildeki öğrenci oyları sıralamasında başa güreşebilir.

    5- son yıllarda sevindirici bir gelişme olarak, özellikle "rahat yaşamayı seven" öğrencilerin ve çalışanların akın ettiği şehrimizde doğal olarak sol oylar artmaktadır.

    not: son olarak yobazlık-mobazlık eskişehir'in yanından bile geçmez. saçmalamadan yaşadığınız şehirlerdeki akp oy oranlarına bakıp ağlayabilirsiniz. sözüm izmir'den dışarı.