şükela:  tümü | bugün
  • ilk vampir filmlerinden ve kult filmdir
    klaus kinski oynamisti nosferatu yu
  • herzog'un nosferatu'suna neredeyse acıyacağı geliyor insanın gözlerindeki o ifadeyi gördükten ve jonathan'a söylediği sözlerden sonra. az şiirselleştirilmiş şekliyle şöyle bir şeylerdi: "yalnızlık bir uçurumdur geceler kadar derin"

    bram stoker'ın dracula'sına genel hatlarıyla bağlı kalınmış. yine de filmin bir yerinde çok güldüm. stoker'ın dracula'sı, hani daha cool'dur, bir "efendilik" vardır üstünde, kendini frenlemeyi bilir, pelerini bile daha havalıdır. nosferatu ise daha acınası bir figür daha önce de dedigim gibi. jonathan'ı görür görmez hemen olaya giriyor. acısı gözlerine sinmiş, fazla bir beklentisi kalmamış, tam da bu yüzden sevilesi bir hali var. müthiş, atmosferik bir ortam yakalanmış filmde, fareler, veba, hele o müzik. bir kaç yerde gözümü kapatıp kendimi o tüyler ürperten müziğe bıraktığımı itiraf edeceğim, ve karanlığa.
  • iflah olmaz bir murnau hayrani olarak, werner herzog versiyonunu cok zayif buldugumu belirtmeliyim. bir tek klaus kinski'ye bayildim, arada cikardigi 'iiiyyyhhh' gibi sesleri hayranlikla dinledim. jonathon'u bruno ganz'in canlandirdigi atlanmis sanirsam, ekleyiveriyorum. bir de guya alman sehrinde evlerin hollanda tipi olmasi yetmiyormus gibi duvarlarda da essek kadar hollandaca yazilar olmasi biraz dikkatimi dagitmadi degil. sanirim delft'te cekilmis zira.
  • klaus kinski'nin başrolünü oynadığı, beyaz fare sürüsü sahnesinin hala hafızamdan çıkmadığı, ölümsüzleşmiş film.adam zaten çirkin, makyaj ayrı çirkin, yani rezalet bi his kaplar izlerken adamın içini.
  • uzun süre sonra tekrar izlediğimde o ilk mükemmel tadı verememiş film. senaryo ve işlenişte zayıflıklar olması ve ilk izlenişten sonra gecen yıllarda onlarca korku filmi izlenmesi buna neden olmuş olabilir, fakat yine de izlenmesi, arşivlenmesi gereken kült filmlerdendir,çok daha başarılı örnekleri olsada başka filmlerde bulunamayacak özelliklere sahiptir, özellikle klaus kinskinin canlandırdığı nosferatu karakteri birdaha bu şekilde görülemez *
  • bu filmi ilk kez ağustoz 1996'da cine5te izlemiştim. hatta aynı zamanda bram stoker's dracula'da cine5'te ilk defa gösterilecekti.

    o zamanlar küçük olduğumdan çok etkilenmiştim, yer yer korktuğumu hatırlıyorum. bunca zaman sonra ilk defa dün akşam tekrar izledim. tam 16 yıl sonra. fakat bu kez üzerimdeki etkileri çok farklı oldu.

    ilk olarak korkmadım, ki zaten filmin korkutma gibi bir amacı da yok, daha çok dracula efsanesini anlatma derdinde. (francis ford coppola'nın dracula'sı gibi tıpkı) ikincisi, klaus kinski çok iyi bir oyuncu ve filmde de gerçekten mükemmeldi. anlayamadığım tek sahne, parmak emme muhabbetiydi, biraz saçma kaçtığını düşünüyorum. bunların yanı sıra, isabelle adjani'nin sadece varlığı yetti, böyle bir güzellik yok. film genel olarak güzeldi, fare sahneleri çok orjinaldi (1979 yapımı bir filme göre). çekim yapılan bölgede tüm fareler beyazmış, senaryoda kurgulanan fareler gri olduğundan dolayı, binlerce fareyi griye boyamak zorunda kalmışlar! saygı duydum abi.

    werner herzog'un en iyi filmi diyemem, daha iyilerini izlemiştim.

    kısacası, dracula ve vampir efsanelerinden hoşlanıyorsanız, ilginizi çekiyorsa, ayrıca son dönem ergen vampir filmlerinden nefret ediyorsanız kesinlikle es geçmeyin derim. pişman olmazsınız.

    ne olursa olsun, francis ford coppola eseri bram stoker's dracula (1992) bunu döver.
  • müziklerini popol vuh'un yapmış olduğu filmin soundtrack'inde bulunan mantra 1, çetin tekindor ve hülya koçyiğit'in başrollerini paylaştıkları yavrularım isimli filmde kullanılmış ve sonuna kadar hakkını vermiştir.
  • hem ingilizce hem de almanca versiyonları vardır. ingilizce versiyonu dublajlı değildir. sahneler ikişer kez çekilmiş, ikinci çekimlerde oyuncular ingilizce konuşmuşlardır.

    bram stoker'ın hikayesinden uyarlanmıştır ama yine aynı hikayeyi konu olan 1922 nosferatu, eine symphonie des grauens filminin yeniden çevrimidir.
  • klaus kinski'nin nosferatu tasviri evde beslemelik. isabelle adjani ise ne kadar güzel.
  • 1922 yapımı klasik nosferatu eine symphonie des grauens ile arasında bazı ciddi farklılıklar bulunan film.

    ilk olarak şunu söylemek gerekir: f.w. murnau'nun nosferatu'su filmin sonunda ölürken, çiftimiz hutter ve ellen ise birbirine kavuşur, olaylar bu şekilde son bulur. fakat werner herzog versiyonunda nosferatu öldükten sonra, jonathan'ın vampire dönüştüğünü ve yeni nosferatu olduğunu anlarız. herzog versiyonunda film bu şekilde kapanır. bu yüzden herzog'un filmi daha karamsar bir yapıya ve de finale sahiptir. sonsuzluk, ebedi bir ödül olmaktan çıkıp ezeli bir cezaya dönüşmüştür.

    belki de bu karanlık yoruma yol açan faktörlerden birisi iki film arasına giren ii. dünya savaşı'dır. insanlığın hatalarına ısrarla devam ettiğini gören, bu hataların sonuçlarının katlanarak arttığını fark eden herzog, nosferatu'yu sonsuzluğun çekiciliğine sahip bir vampir olarak değil; lanetlenmiş bir garip olarak tasvir etmiştir. şüphesiz onun nosferatu yorumundaki bu farklılık, insanlığın gidişatı üzerine bir kehanettir.

    nosferatu phantom der nacht'ın bir diğer başkalığı ise, klasik filmde bolca kullanılan grotesk, korkunç ögelerin daha az kullanılmasıdır. tabii ki klasik filmin ekspresyonist bir eser olması bu ögelerin daha fazla kullanmasının nedenini açıklar. açıklayamayacağı şey ise herzog'un nosferatusu'nun melankolik ve zavallı, hatta acınacak bir halde olmasıdır. nosferatu, lucy'i yakaladığında onu hemen öldürmez, ondan kocasına karşı gösterdiği sevginin benzerini kendisine göstermesini ister. yani sevgi dilenir. ölümsüzlüğün lanetinin kendisini "sürekli" sevebilecek bir insan bulamadığında yattığını söyler. işte bu noktada herzog'un nosferatusu, sevgi problemi yaşamaya başlayan modern insanın, kült bir eser üzerindeki yansımasına dönüşür.

    bahsettiğimiz bu motivasyon farkı iki film arasındaki en ciddi farktır. lineer kurguları hemen hemen aynı olsa da, bu motivasyon farkının itkisiyle iki film farklı şekilde sonlanır. ilk filmde ilgili çift kavuşurken, ikinci filmde bruno ganz karakteri karısının kim olduğunu dahi hatırlamaz. filmin sonunda ise vampire dönüştüğünü anlayıp, kontun şatosuna doğru yol alır. bu netice ile diyebiliriz ki vampire dönüşmenin (vampirleşme) en kötü sonucu sevgililerin ayrılmasıdır, yani bir çeşit sevgi eksikliği sorunu oluşmasıdır. peki ama vampirleşmekten kastedilen nedir? bu durumu toplum üzerinde okumak istersek, vampirleşme neyi temsil eder? yabancılaşmayı mı, yalnızlaşmayı mı, yoksa şiddeti ve ölümü mü? veyahut deliliği mi?

    kara ölümün yani vebanın olduğu yerde deliye ve deliliğe değinmeden olmaz. klasik filmde, 'knock' karakteri akıl hastanesinden kaçmadan önce görevliden bir veba kılavuzu çalar. daha sonra görürüz ki akıl hastanesinden kaçış ile nosferatu'nun kente gelişi hemen hemen aynı zamana denk gelir. kent, klasik filmde vebanın nedeni olarak akıl hastanesinden kaçan deliyi suçlar ve onu linç eder. fakat herzog'un filminde deliye karşı bir linç yoktur. esasen bu nokta da iki film arasındaki önemli bir ayrımdır. foucault'a göre deliler, veba salgınından sonraki dönemlerde, toplumun dışına atılması gerekenlerin yerini alanlardır, yani bir çeşit yeni vebalılardır. nosferatu kurgusunda delinin kaçışı ile vebanın yayılmasının kronolojik birlikteliği adeta bu düşünceyi destekler. yani ilk filmde vampirleşme ve etkileri deliliğe işaret eder diyebiliriz, ikinci filmde ise yalnızlaşma ve melankoli söz konusudur.

    salgını şehre getiren fareler bu filmde sinemada eşi benzerine az rastlanan muhteşem bir görsellikle sunulur. bakınız. herzog'un kıyamet tasviri kanımca daha çarpıcıdır. son bir konuya değinmek gerekirse, ilk filmde kimsenin korkudan gidemediği şatoya posta gönderilmesi bana biraz saçma gelmişti. herzog bu noktaya da ufak bir dokunuş yaparak, postane sistemini filme koymamış. sırf bu yüzden jonathan karısıyla haberleşemiyordu. dr. van helsing karakteri de ilk filmde zayıf kalan bir karakterdi. bu filmde daha fazla derinlik kazanabilmiş.

    sonuç olarak iki film de korku sinemasının unutulmaz kültlerindendir. sinemaya ilgisi olanlar tarafından ikisi de mutlaka izlenmelidir. hatta başta dracula olmak üzre ilgili kitaplar da okunmalıdır. eğer bir gün gerekli okumaları gerçekleştirirsem, filmler ile kitaplar arasındaki farklılıkları da incelemek istiyorum. şimdilik bu inceleme iki film ile sınırlı kalsın...