şükela:  tümü | bugün
  • çalıştığım odanın penceresinden, ofisin hemen yanındaki parka bakıyorum. hafiften bakımsız, otlar sararmış, ağaçlar da emekliliklerini bekler gibi isteksizce dikiliyor. geçen haftaki fırtınadan sonra parkın hevesi kaçmış sanki, çocuklar da çoktan terk etmiş. karşılıklı yerleştirilmiş bankların birisine on dakika önce yaşlı bir adam oturdu ve daha önce o banka oturan tüm yaşlıların yaptığı gibi havaya bakıp tahminde bulundu. hemen karşısındaki banka ise on dakika geçtikten sonra başka bir adam oturdu ve o da ilk önce havaya baktıktan sonra, ilk gelen yaşlı adamla muhtemelen havadan sudan konuşmaya başladı. banklar karşılıklıydı ve yıllar önce park köşesi maketini yapıp hocanın karşısına çıktığımda bankları karşılıklı koyduğum için maketimden sağlam bir puan kırılmıştı. karşılıklı gelmemeleri gerekirmiş, mimarlık dediğin kişiyi izole etme sanatıydı zaten; bir anlık dalgınlığıma gelmiş.

    karşılıklı banklarda oturup konuşan iki insan okulda öğretilenlere gayet de kafa tutarken, kafamı pencereden çevirip büyük monitörüme bakıyorum. autocad açık, sıfırdan çizmesi düzeltmekten daha kısa sürecek lanet revizyon projesi de renkli çizgileriyle edalı bir fahişe gibi önümde uzanıyor. elim mouse'a gitmiyor. motife ve ferforjeye, bunların teknik detaylarına, üst üste binmiş çizgilerine, autocad'in komutlarına, görünüşe girenine, kesitinden çıkanına bakıyorum; okulda bize hiç ferforjeden, mimarlık tarihi dersi dışında da motiften bahsetmemişlerdi. ferforje başka bir galaksinin süsleme sanatıydı sanki, minimal soslu modern projelerin etrafında hacı olmuştuk. sekiz projenin sekizi de zamanın ötesindeymiş, şimdi anlıyorum. ferforje kapılı mağaza, çini zeminli lokanta, işlemeli banko ve daha sayamayacağım ne kadar kıvrımlı zımbırtı varsa okulda bundan bahsetmelilerdi, dışarıda nasıl şeylerle karşılaşacağımızı az çok kestirebilmeliydik.

    "parklarda banklar karşılıklı gelmez" dediniz, şu anda tam karşımdalar. "ferforje ve motif yok, modern binalar çizmek zorundasınız"ı dayattınız her dönem; bu beşinci ofisim ve daha işlemesiz tek bir iş olmadı. ne öğrettiyseniz, gerçek hayat tam tersini istedi; ne istediyseniz, bunun gerçek hayattaki karşılığını henüz bulamadım. iki arada bir derede kalmak konusuda master yapmak istedim, ales istediniz. akademik kariyer yapıp masallar ülkesinde hayatıma devam etmeyi düşündüm, bu sefer ay sonu tanrısı "para ver" diye yakama yapıştı.

    şimdi de, altıgen motiflerin tekrarından oluşmuş bir cepheye bakıyorum. hızla yaklaştırıp uzaklaştırınca iyi kafa yapıyor.
  • gönül yayları gevşer gibi olduğunda bahar geldi sanıp yaka bağır açık çimlerinde yatılarak grip olunan yerdir. ruh halin de pek ortaya karışık olduğundan kulaklardaki müziği shuffle moduna getirip yürümeye başlarsın. erkenden açan salak badem ağaçlarının pembiş yapraklarını ilk gördüğünde müzikçalar da as i sat sadly by your side’ı seçmiştir bile. “oo, yoo nick, şimdi değil, bahar falan, yok mu daha neşeli bişiler?” diye düşünürken onun kaşlarının altından “çok meraklıysan serdar dinleseydin bebeyim” diyen kötü bakışlarını görür gibi olur, korkup yürümeye devam edersin. karşıdan gelen kapitone kabanlı iki kadın sakin sakin yürürken aniden sana doğru koşmaya başlarlar. korkarsın. amaçlarının bütün kış yediklerini baharda birkaç günde yok edebilme çabası olduğunu anladığında rahatlarsın. vardır hakikaten böyle bir şey. epeyce iri boyutlarda ve boğazlarından hiç kısmayan insanların kalp krizi geçirme riskinden falan hiç korkmadan yürüyüş esnasında arada delicesine koşmaları. sanki ne kadar süratli koşarlarsa o anda toplamda sekiz kilo verebilecek hissine kapılıyorlar sanırım. müzik de eşlik etmektedir elbette bu görüntüye: revenga.

    neyse ki gayet hoş popoya sahip bir adam koşarak geçer yanından ve keyfin yerine gelir, ama sen bu esnada take a chance on me’nin erasure versiyonu çalsın isterken elegantly wasted diyordur michael. pöff deyip çimenlere doğru meyledersin. 15 yaşlarında okulu kırmış masum ikili birbirlerine değmekten korkarcasına yan yana yürümektedir. crush çalarken “hişt shirley sus, inleme, ayıp, daha genç bunlar” diye söylenirsin içinden. on dakika sonra ikinci turlarını atarken oğlanın elini kızın beline atma cesaretini gösterdiğini gözlemlediğinde jimmy sommerville can’t take my eyes off of you’ya geçmiştir bile. etrafta havai fişekler falan atılmaya başlamıştır sanki gündüz vakti.

    tekrar yürümeye başladığında uzun pardesülü asabi bir teyze ve arkasında “energie” yazan sarı bir mont giymiş, “canı fena halde sıkılmış ve pis pis bakan sean penn” kılıklı kocasının canhıraş bir hızda yürüdüklerine şahit olursun. eşlikçi parça sex is violent olunca seni bir gülme alır. yanlarından hızlıca geçerken kedi maması poşetiyle dolaşan kadını takip eden kargalarla göz göze gelmemeye çalışırsın. holidays in the sun’a geçen müziğin etkisiyle johnny’ye eşlik edersin lad aksanını taklit ederek. kulaklık olduğunu unutup biraz bağırmışsındır sanki. “navaygada riizın. naaav aygada riizın”. mizanplili ateş kızılı saçlı kadının ağır parfümünü savurarak sana aşağılarcasına bakması üzerine toparlanır play that funky music white boy eşliğinde “kültür fizik” hareketi yapan parlak eşofmanlı amcalara hayali klipler çekersin.

    bu sırada asabi teyzeyle kocası “sean” aynı hızla yürümeye devam ederek üçüncü tura geçmişlerdir. ellerindeki poşetten eş zamanlı olarak poğaça yediklerini farkedersin. arada su da içmektedirler. "valla bişi olacak bu insanlara ambulans nasıl bulunur yakınlarda?" falan diye düşünürken inertia creeps dönmeye başlar kulaklarda. "var bu ikilide bir şey, bulaşmayayım" deyip bir ağacın dibine çökersin. itsi bitsi eşliğinde basketbol oynayan veletleri seyreder ve başını iki yana sallayarak " itsi bitsi teenie weenie tout petit petit bikini" şeklinde dario'ya vokal yaparken, bir yandan da “ne pis bir müzik zevkim var arkadaş ya, shuffle mekanizması da bunu anlamış gibi dalga geçiyor benimle, anasını satayım” diye düşünürsün. o esnada basketçi çocuklar aniden durup maçı bırakırlar ve minicik şortuyla koşan sarışın bir afete odaklanırlar. o esnada fine young cannibals falan çalsın diye beklerken girl you know it's true’nun başındaki o öldürücü komiklikteki diyalog başlar. “bu kadar shuffle ruhuma zarar abi ya, bundan sonraki parça benim olsun ondan sonra kapatacağım” dediğinde ise i can’t quit you baby diye haykırır robert ve keyfini yerine getirir. hemen iki simit alıp evin yolunu tutarsın.
  • bir cemal süreya şiiri;
    " oyle sevdim ki seni
    oylesine sensin ki!
    kuslar gibi civildar
    tattirdigin acilar "
  • artik ne kum var parklarda, ne de bacaklarimiza yapisan metal kaydiraklar. üstelik... (anlatacagim) ne yani, çolugumuzla çolpamizla deniz kenari tandansi yakalayamayacak miyiz biz? (tandanstan baska kelime bulamamanin agirligi altinda eziliyorum su an) kale dikemeyecek miyiz? tasla sopayla degilse de kovayla kürekle dalamicak miyiz kumlarin içine? terligimizi ayagimizda sakildatamayacak miyiz örnegin? (alin size kumla ilgili bir husus daha) hepsini geçtim, üstelik... evet salincaklara nolmus? her seferinde bi umut bu sefer sigacagim diye umuyorum ama olmuyor. küçücük. ben ki çok sisman degilim o sebeple tepesine bineyim bari dedigimde de içine düsüyorum. popomun yarisi disarda kaliyor albayim (semiluner oluyorum). yetiskinleri engelliceksiniz tamam da, 16 yasina kadar parktan çikmamis, annesinden gelinlik kiz oldun diye kas göz yemis insanim ben. peki sisman çocuklar, geliskin bebeler ne yapacak? (bulmacalarda çikiyor: apalak) böyleyken böyle sayin istanbul bsb park ve bahçeler müdürlügü, konusmamiz lazim. size karsi bos degilim: çok doluyum. salincaklar da dahil, her sey degisiyor. ne acimasiz bi dünya, sallarken sallandirtmiyor
  • edip cansever'in kutsal saydigi yerlerin ortak adi.

    "biliyorsunuz parklarin
    sizi cagiran taraflari
    insanin gizli, karanlik kosleriyle orantili."
  • taraflarından senelerce kandırıldığım grup. ünlü olcaz dediler, ilk çıkış için kitleye ihtiyacımız var dediler, konserlere gelip kalabalık yapın dediler tamam dedik. 15 kere dinlediğim halde abi şurda çıkıyoz gelsene dediler, gittik, tamam dedik. ama seneler geçti yaşımız başımız bi noktaya geldi. yıprandık bu yolda. o konser bu bar git gel. elimizde ne var? koca bir hiç. burdan bütün grup üyelerine sesleniyorum. şu ana kadar harcadığım parayı hesapladım öncelikle onu talep ediyorum. ardından bir de manevi tazminat davası açıp aihmye kadar gitmeyi planlıyorum. bitirdi beni bu park.

    (bkz: bittim ben)
  • avrupa'nın kültür olarak imrenilen birçok özelliğinden belki de en değerlisi.

    park hayatı, çim, yeşillik... bu kadar binanın arasına serpiştirebilseydik belki çok daha sakin insanlar olurduk ülke olarak. kim bilir.
  • cocuklar oynar, eglenirler, anneleri sagda solda cekirdek yer.
  • (bkz: genclik parki) (bkz: lunapark) (bkz: emirgan parki) (bkz: park orman) (bkz: yildiz parki) (bkz: yosemite park)
  • arabayi birakip gitme olayi...
    yasak yerlere birakmayin ve kapisini acik unutmayin yeter..