şükela:  tümü | bugün
  • yunanca şeref anlamına gelen "time"den türemiş bir kelime ve platon'un muhakkak ki değerli, ama fikrimce çok baygın eseri devlet'te bahsettiği yönetim şekillerinden biridir. yöneticilerin güç, şan, şöhret, şeref elde etmek, askeri zafer kazanmak gibi fani arzularının mantıklarının önüne geçtiği hallerde ortaya çıkan yönetim biçimi şeklinde izah eder bunu platon. ona göre en şahane yönetim şekli aklın temel alındığı aristokrasi'dir; timokrasi olsun, oligarşi olsun, demokrasi olsun, tiranlık olsun, hepsi aristokrasinin bozulmuş, sağlıksız türevleridir. timokrasi yine diğerleri içinde ehven-i şerdir der platon, hatta eflatun. (nerde duymuştum, nerde okumuştum, bir ünlünün anısı mıydı hatırlayamıyorum, felsefe hocası çalışıp çalışmadığını anlamak için "platon eflatun'un nesi olur?" diye soruyordu öğrenciye, neşe doluyordu sınıf öğrenci kıvranırken. çok hazin bu hatırlayamamaklar, her gece yatakta mnemosyne'ye dualar ediyorum, hiç işe yaramıyor).
  • onur-severlerin yönetimi
  • platon un devletinde demokrasi ve oligarsi arasi yonetim tarzi olarak anlatilir.. en onemli ozelligi coskunluk unsurunun baskin olmasidir yani mucadelecilik ve seref duskunlugu..

    (bkz: timokratik genç)
  • aristotelese göre bozulduğunda yani ayağa düştüğünde ya da devlet sokaktaki güruhlar tarafından yönetildiğinde demokrasiye dönüşen erdemli yönetim biçimi.
  • varlıklı kimselerin yönetimde önemli mevkilere geldiği yönetim şekli.
  • doğumdan kaynaklanan siyasal ayrıcalıkların ortadan kaldırılarak, siyasal hakların vatandaşların
    servet oranlarına göre verilmesi ne kadar paran varsa o kadar iyi bir yönetici statüsüne sahip oluyorsun kısacası antik yunanda bir çok mevki bu şekilde dağıtılırdı.
  • timokrasi deyince aklıma truva filmindeki ilk savaştan sonra priam ve yardımcılarının toplanarak fikir alışverişinde bulundukları geliyor.
  • sınıflandırmanın para filtresiyle yapıldığı düzen şekli de diyebiliriz. şu kadar varlığa sahip kimseler birinci sınıftır, şu kadar varlığa sahip kimseler ikinci sınıftır gibi gibi. roma cumhuriyeti oligarşik timokrasiyle yönetilmiştir mesela. böyle bir toplumda yaşamak, birinci bakış açısından ziyade üçüncü bakış açısına göre şekillendiğiniz bir toplumda yaşamak ve 'ayıp' kavramının her köşenize nüfus ettiği bir atmosferde nefes almaktır.
  • platon gibi ibn rüşd de, daha önce zikredildiği üzere, timokrasinin yükselişine sebebiyet veren, neredeyse kaçınılması mümkün olmayan kozmik ve genetik faktörlerin bir sonucu olan ideal devletin dönüşümünü kabul eder. timokrasi ise, devlet veya idarecilerinin gaye olarak şerefi (honor) hikmete önceledikleri bir idare şeklidir. bu noktada devletin yozlaşması, tam değildir, çünkü şeref, hikmete en yakın şey ve onun bir gölgesidir. bununla birlikte timokrasi, onunla daha ileri düzeydeki yozlaşmanın tohumlarını taşır: ilk olarak oligarşide ki bu idare şeklinde para hırsı egemendir; ikinci olarak demokraside ki bunda hürriyete olan tutku hâkimdir ve son olarak da despotizmde ki bunda da güce olan tutku, yönetimin ilkesi durumundadır.

    bütün bu dönüşümlerde, ibn ruşd’e göre en kötü rolü oynayan şey zenginliktir. timokratik idareci başlangıçta aşırı derecede para hırsıyla hareket etmez, fakat o yaşlandıkça onun doğası (nature) bozulur ve onun paraya olan tutkusu günden güne büyür. bu tutku şiddetlendiğinde, yönetici ve onun yandaşları “dirhem ve dinarı utanç verici bir şerefle uzlaştırır”, ve güçlünün idaresi yerini zenginin idaresine bırakır. daha sonra oligarşi demokrasiye dönüşür. çünkü zenginler, demokrasinin ayırt edici özelliği olan hürriyet ve eşitlik gibi iki ilkeye uygun olarak gençlere onları özgür biçimde memnun edecek tarzda para harcamaya teşvike yönelirler. onların sayısal gücünün hissedilmesinin ardından, fakirler arılar gibi zenginlerin aleyhine dönerler; yabancı ve yağmacıların onlara yardımıyla zenginlerin zenginliklerini talan ederler ve idarenin kontrolünü ele geçirirler.

    hem platon hem de ibn ruşd’e göre demokrasi, çeşitli özellikleri barındıran yapısı yüzünden idarenin herhangi bir şeklini üretebilmesine rağmen, onun doğal çocuğu despotizmdir. onların aşırı özgürlük tutkusunda, insanlar özellikle varlıklı sınıf, onların şampiyonu olan popüler bir kahramana dönüşür. bunun yanında, idareci, insanlara hizmet yerine kendisine hizmet eder; o, elindeki güce odaklanır ve toplumu emri altına çalışır ve onları zenginliğiyle talan eder. burada yine despot, “ahlaksız yabancılara”, kendi korumaları veya uşakları gibi, dayanmak, daha fazla güvenmediği kendi vatandaşlarını dışlamak için böyle davranmayı kaçınılmaz görür. ibn haldûn’un daha sonra siyaset teorisinin merkezine yerleştirdiği asabiyyet veya dayanışma irtibatına
    bir referans olarak alacağım şeyde, ibn ruşd şunu iddia ediyor: despot, iktidara geldiğinde, aslında kendisini idareci olarak atadığı “birliğin” (association) aleyhinde anlaşmaya başlayacaktır. bu “birlik”, ihanete uğramış duygusuyla, despota karşı isyan eder ve onlar onu iktidardan uzaklaştıramadıklarında, despotun onlar üzerindeki kontrolünün süresini sadece uzatır. ibn ruşd’e göre, demokrasinin tiranlığa dönüşmesinin bu çeşidi, aslında 1106’dan sonra kordoba (cordova)’da meydana geldi. berberi lider yusuf b. taşfin (1061-1106) tarafından kurulan murabıtlar hanedanı, temelde iyilikseverdi, fakat daha sonra onun ardından gelen idarecilerin altında bu hanedan tiranlığa dönüştü. başlangıçta, onun yönetimi döneminde, bu hanedanın saltanatı, dini kurallara dayanmaktaydı; fakat oğlu ali (1106-43) zamanında, bu saltanat bir timokrasi oldu. daha sonra torun taşfin (1143-46) zamanında ise bu, “hedonistik” (zevke dayanan) demokrasi oldu ve sonunda bu saltanat, tiranlık içinde parçalanıp yok oldu. ibn ruşd, bu talihsiz gelişmenin tarihini kabaca muvahhidlerin ki onlar 1147’de murabıtlar’ın yerine geçtiler ve ibn ruşd’ün yıldızı onların idaresi döneminde parlamıştı, saltanat yılı olan 540/1145’i vermektedir.

    kaynak:
    ideal devletin bozulması: platon, ibn rüşd ve ibn haldûn
    majid fakhry
    çev.: ali kürşat turgut
    makalenin tamamı: http://www.dinbilimleri.com/…2572752_1303100843.pdf