şükela:  tümü | bugün
  • daha bir gün önce birlikte her anını beraber geçireceğiniz günlerin hayalini kurarken, ertesi gün apansız saçma sapan bir sebepten dolayı çıkar hayatından. giderken sende ne varsa yok eder, kırar, acıtır, yakar, parçalar.
    paramparçasındır.
    her yerin, herşeyin paramparçadır.
    bir kez daha "seni seviyorum" diyemeyeceksen,
    "aşk'ım" kelimesini bir daha böyle içten söyleyemeyeceksen...
    yanarsın için için.
    'keşke' dersin.
    bi' kez daha söyleyebilseydim "sen benim herşey'imsin" diye.
    kocaman sarılsaydım bir kez daha.
    bir kez daha öpebilseydim o güzel dudaklarını.
    yüzünü avuçlarımın arasına almış, o'na bakarken, bilseydim son kez olduğunu,
    bırakır mıydım hiç? son kez olduğunu bilseydim, kapatır mıydım o gece ben telefonu?
    hiçbir kelime de ifade edemez ha duygularını! yazmak bile boşuna gelir.

    çok acıtır bu ayrılık.
    hiç bişeye benzemez...
  • hiç bir ilişki, en güzel yerinde hiç tahmin edilemez şekilde "aniden" bitmez..
    vardır elbet emareleri o "ani" bitişin..
    "aniden biten ilişki" dediğimiz şey, o emareleri gör*meyip, görmezden gelip bir anda gidişi ile savunmasız kalışımızdır.

    bir taraf için "ani" olan, aslında diğeri için çok iyi planlanmış bir "adım"dır..
  • belki de hiç başlamamıştır. ilişkiden kasıt nedir, o anlaşılmalıdır önce. iki taraftan birinin sallamadığı ilişki ilişki midir, o sorgulanmalıdır.
  • 3. şahısların iştirak etmesiyle de gerçekleşebilecek olaydır.
    siz aniden bittiğini sanırsınız, oysa başka biri çoktan sevgilinizi çekip almıştır..
  • ucuz şarap kokusu, tüm pencereler açık olmasına rağmen evin içine çöreklenmişti. güneşin battığı akşam saatinin, bir aşifte dudağına benzer kızıllığı, yayları gıcırdayan kanepede oturan arkadaşımın üzerine düşüyordu. karşımda oturan bu arkadaşım, o an dünyayı, hatta dünya ile beraber tüm insanların dertlerini omuzlarında taşıyan atlasın ümitsizliği ile gözlerime bakıyor, yarı aralık dudaklarında ağlamak üzere olan bir çocuğun mahsunluğu ile hayatın acımasızlığına hayret ediyordu.

    elimdeki su bardağına tekrar şarap doldurdum ve gözlerimi uzaklara, dağların tepelerin ardında usul usul alçalan güneşe diktiğimde, arkadaşım elindeki şişeyi ağzına dikip bitirmiş, daha fazla süt isteyen bir kedi gibi yalanmaya başlamıştı. evdeki muhtelif içkileri önceden saklamış olduğum için şu anda içim rahattı, belki de az sonra gider, beni de rahat bırakırdı. ben de onun ağlak yüzüne bakmamak için güneşi izleyip, bira fiyatındaki şarabı yudumlamak zorunda kalmazdım. yoksa güneşmiş, aymış, gökkuşağıymış beni fazlaca ilgilendiren şeyler değildi.

    "ne diyordum" diye devam etti ve o anda, gecenin uzun olacağını anladım. sevgilisinin terk ettiği bu garip canlı, şu anda nasıl terk edildiğini herhangi birine anlatabilecek kıvamdaydı ve nedense hayattan soğutmak için beni seçmişti. gözleri alev alev parlıyor, alkole olan susuzluğu hareketlerini kontrol etmesini güçleştiriyordu.

    "hay kara bahtımı sikeyim" diye içimden söylendim ve arkadaşıma "şu güneşin güzelliğine bak, giden gitmiş, boşver, hayat ne güzel" diye şaşırtmaca yapmaya çalıştıysam da, terk edilişini yeterince insana duyuramadığını düşünen bu beyinsiz romeo, "abi benim hayatımı siktiler, sen güneş diyorsun??" diye mutsuzluğunu kelimelere döktü, o kelimeler ses oldu kulaklarıma aktı. ellerimle tıkamakta geç kaldığım için de istemsizce yüzüne baktım. o ana kadar terk edilişinin sadece ana hatlarını anlatmış olan arkadaşım, extended versiyona geçecekti ki, "içki yok mu sende ya" diyerek buzdolabına koştu. hüzünle geri döndüğünde içimde az da olsa gene ümit vardı ama, "ben bakkaldan şarap almaya gidiyorum" diyerek tüm ümitlerimi amansız çığlar altına gömdü. "aldın ya oğlum, bak ne güzel içtik, daha alma" dedim, "çok içesim var, sen istemezsen içmezsin" diyerek kayboldu.

    kendi evimde misafir muamelesi görmek çok ağırıma gitmişti. dudaklarımı kemirerek, bakkaldan dönmeden önce kapıyı kilitleyip evden mi kaçsam diye düşündüm. bir parka falan oturur kafa dinlerdim. ama, birazdan elinde bira ve şarap şişeleriyle gelecek arkadaşımın, kilit milit dinlemeden kapıyı kırıp içeri gireceğini düşündüm. evde benim olmadığımı görünce bütün getirdiklerini teker teker içecek ve her yere kusacaktı. ne kaçabiliyordum, ne de saklanabiliyordum.

    kapı çaldı, gittim açtım, şaraplar ve arkadaşım içeri girdi ve baş köşeye oturdular. "abi ilişki resmen bir anda bitti" diyerek yarım şişe şarabı bir nefeste içti. sonra da "sana da aldım al iç" diyerek şişe öbeğinin içinden bir şişe uzattı. ayık kafayla katlanamayacağım bu sefalete karşı, bardağımı ağzına kadar doldurdum ve içtim. o anda arkadaşım "orospu" diye haykırdı ve şişeyi tekrar dikti. ben de "orospu" diye mırıldandım. o karı yüzünden, bu gece resmen ebem sikilecekti.

    "abi, bir anda ben ayrılmak istiyorum dedi ve gitti" diye konuştu. o konuştukça acı-ekşi şarabın sirkemsi kokusu ağzından yayılıp yüzüme dalga dalga çarpıyordu. "ne olduğunu anlamadım, neden gitti neden!" diye haykırarak ağlamaya başladı. teselli etmedim, zira birazdan susup tekrar konuşacak, sonra tekrar ağlayıp tekrar susacaktı.

    işkencem aynen beklediğim şekilde ilerledi. aslında çok mutlu olduklarını anlattı. yaşadıklarını, yaptıklarını anlattı. o anlatırken ben de sıkıntıdan bir paket sigara içmiş, beynime posta posta saydıran bu varlığı mümkün olduğunca az anlayabilmek için, içimden çarpım tablosunu yüzlerce kere tekrarlamıştım. ama olmuyordu, duymamaya çalışarak "yedi kere yedi kırkdokuz, yedi kere sekiz ellialtı" diye engellemeye çalışsam da, en kalın duvarları bile rahatça geçen radyasyon gibi içime ışıyor, beni, adeta telafisi mümkün olmayacak şekilde zehirliyordu.

    "acaba hayatında başka biri mi var" diyip kaşlarını çattığında, o kızı, son günlerde bir elemanla, defalarca sağda solda gördüğümü söylemedim, zira söylersem artık zaptedilemez hale geçecekti. "yok canım, ne alakası var, biraz kafasını dinlemek istiyordur, barışırsınız gene" diyerek bir vücut çalımıyla sıyrılmaya çalıştım. "yok yok, eski sevgilisiyle görüşmesine izin vermemeliydim" diyerek formamdan tutup çekti. götümden yükselen kahkahaları zorlukla bastırabiliyordum, bu kadar embesil bir insanın burnuna halka takıp oynatmak lazımdı. kız muhtemelen, izin mizin de almadan defalarca görüşmüş, sadece birisi söyler ya da yakalanırım korkusuyla da bu salağa, eski sevgilisiyle görüştüğünü söylemişti. atı alan üsküdarı geçmişti ve bu mal, giden otobüsün ardından bakakalmıştı.

    bilmemkaçıncı şişe şarabını açıp bir yudum aldı ve, o ana kadar cebren ve hile ile üzerime efkar olup yağan bu kımıl zararlısı, kusmuk olup halıya yağmaya başladı. beni bile uyutmuştu, kusuk leğenini salona getirmeyi unutmuştum. hemen kolundan tutup banyoya soktum, bir süre çıkamasın diye de dışarıdan kilitledim. hemen yerleri sildim, kalan tüm şarap şişelerini de, yarın "hepsini içtin bitirdin abi, ondan dağıttın gece" demek üzere, açıp lavaboya döktüm. kanepeye bir yastık, bir de battaniye koyduktan sonra, banyonun kapısını açarak, alnını fayanslara dayamış, horlamakta olan arkadaşımın üzerindeki son kusmukları tuvalet kağıdıyla sildim ve zorla kaldırarak kanepeye yatırdım.

    nihayet, bir nebze huzur bulabilmiştim. tek ihtiyacım, mutfaktan bardak ve buz alıp viski doldurmak ve biraz müzik dinlemekti. odamda, ayaklarımı rahatça uzattığımda, hiç bir ilişkinin aslında aniden bitmeyeceğini düşünüyordum, sevgililere yüklenen anlamlar bir anda yüklenmediği gibi, bir anda da silinemiyordu. eski sevgili, yeni tanışılan yakışıklı bir eleman ya da ilişkinin artık heyecan vermemesi, aslında ilişkiyi içten içe kemiren şeylerdi ve bunların engellenebilir, hatta kolayca fark edilir bir şey olmaması sonucunda, şu anda salondaki kanepede sızmış uyuyan mal arkadaşım gibi zavallıların üzerlerinden defalarca buldozer gibi geçiliyor, onlar da akıllandıkları zaman, ya piç oluyorlar ya da benim gibi evde viski içip müzik dinliyorlardı.

    hoparlörlerden, johnny cashin hurt şarkısı yükseliyordu. içimdeki çocuğu dinledim, salona gidip ağzı açık uyuyan arkadaşımın ebleh suratına iki tokat patlattım. "ha, ne, noluyor" diye uyanır gibi oldu, "yok bir şey, uyu sen" diyerek, usulca örtüsünü düzelttim. saliseler içinde tekrar sızdı. götüne bir tekme yerleştirip viskime geri döndüm. içimdeki çocuk, "mına kodumun evladı, evi de geceyi de skertti" diye hala söyleniyordu. "boşver" diyerek çocuğa da bir kadeh doldurdum, karşılıklı, insan gibi içtik.
  • tek kişi kalmış canavar.
  • "başta ben eski sevgilimi özlüyorum dediğinde, hani bitirmek mi devam mı etmek istiyor, anlamadım. belki sadece bunu paylaşmak istiyordur dürüstlüğünden ama devam da edelim istiyordur, bilemedim. sordum ne istiyorsun diye. bi süre yalnız kalmalıyım’la başladı. gitgide dozajı arttırdı. anladım ki zaten kafasında bitirmiş o bizi.
    en son ben kalkarken, bir anda çantasından poşetlenmiş pijamamı verdiğinde güldüm. güldüm çünkü o, bu sabah kafasına koymuş ayrılmayı. yani sabahtan beri bitmiş zaten kafasında. ben ise o saate, hatta o ana kadar, başıma geleceklerden habersiz, gün içerisinde onu düşündüm, gülümsedim, ona anlatacaklarımı biriktirdim, haftasonu planı yaptım falan.
    hayır, onu özlemiyorum. sevmiyorum. hayatımda istemiyorum. ama keşke ben de onunla aynı zamanda, aynı anda vazgeçseydim ilişkiden. sonradan haberdar olmak, işte bu kötü.
    inanamıyorum bir yandan da. insan nasıl kendini böyle kandırabilir ki? daha 1 gün önce beni arayıp “canım haftasonuna planımız var mı, belki şehirdışına çıkmam gerekebilir” diye haber veren, haftasonu elleriyle kahvaltılar hazırlayan, boynuma kimsenin dokunmadığı gibi dokunan, bir hafta önce “senden önce depresyondaydım, beni mutlu eden şey sensin” diyen, ailesiyle bu kadar tanışmama izin veren, ayrılmadan 20 dakika önce masanın karşı ucundan bana bakıp gözlerini kırpıp gülümseyen erkek.. nasıl, bu nasıl olabilir? insan hangi “an” kendinden vazgeçiyor? o ilişkiden? senden?"

    tam bir hafta önce bunu yazdım. gittiğinin taze 3. günü olmuştu. 1 hafta önceye dönseydik, beraber bira içiyor, kadıköy'ün güzelliğinden bahsediyorduk. elimi tutuyor ve bana gülümsüyordu. anları, anıları, kokuları, verilen sözleri unutmadığım gibi aylardır dune serisinin ilk kitabını da almıyordum. çünkü "ben sana alırım" demişti. defalarca elime gelse de o kitap, almadım. ağzından o söz çıkmıştı. büyük ihtimalle o unutmuştu bile. ama ben ona aklıma gelen tüm kitapları, filmleri, şarkıları vermiştim. böyle de bağlıydım ağzımdan çıkan sözlere. hatam, herkesin böyle olduğunu sanmaktı.

    erkekler zayıf olduklarından ve akıllarına varan şeyi harekete koymakta yavaş olduklarından ama bu esnada da omurilik soğanları tarafından motor hareketleri ((sevgililik görevleri)) otomatik şekilde yapıldığından, olan biten size ani gelir. kamera falan ararsınız ama o sırada ağzını açar beyfendi:
    - senin yanındayken eski sevgilimi özlüyorum.

    bir insana eski sevgilisini özlüyor, onu seviyor diye kızamazsınız. ki eski sevgili bu gibi durumlarda bir bahanedir. ne bahanesi mi? sizi sevmediğinin. yani boğazına mı yapışacaksın? adam tutup dövdürecek misin? hiçbir şey yapamazsın. zaten allahtan gurur diye bir şey var da karşındaki seni sevmediğini söylediği anda artık onunla arandaki şey "sevgi" davası olmuyor. araya dürüstlük, samimiyet sorgulaması giriyor. tam bir saat ve gün istiyorsun. o an'dan itibaren değişti bunlar, diye duymak istiyorsun. ama sana o an'ı asla söylemiyorlar. bunu sen kafanda sorguluyorsun. tüm anıları yeniden yaşatıyorsun kafanda. tam o an'ı bulmaya çalışıyorsun. senden, sizden vazgeçtiği an. lakin anlar ve anılarla bir yere varılmıyor. üstelik tüm o küçük detaylar göz önünde oldukça ayrılığı atlatamıyorsun da. "nasıl lan?!" diyorsun. sevgi böyle kaypak bir şey mi? bu kadar kolay mı buharlaşıp uçuyor? aniden, birdenbire götümüze giriyor?
    bu yüzden geçiştiriyorsun düşünmeyi. gülümsüyorsun, konuşuyorsun, nefes alıyorsun, ses veriyorsun.

    sonra an oluyor, kalbinden aklına doğru bir şey çöküveriyor. "nasıl yapabildi" diyorsun, nasıl değişti.
    ((değişmedi ya. oynadı işte bir şekilde. manipüle etti asıl düşündüklerini. cazibene kapıldı. seni sevebilir sandı. olacak mı diye denedi. gerçek bu, üzgünüm. seni hiç sevmedi demiyorum. senden hiç hoşlanmadı da demiyorum. ama bunu deneyecek kadar cesur olmasına kızıyorum sadece.))
    o, "beraber izleriz" dedi diye tam da arrested development'ın "for british eyes only" bölümüne dek gelip, haftalardır da izlemeksizin beklediğimi söylemiş miydim?

    varsın, ben sırf yaşadığım her anın kıymetini ve gerçekliğini bilen birisi olduğum için hep böyle ağzıma sıçılsın.
    neyse ki unutmak diye bir şey var.
  • ölmek üzere olan* insan*larla ilgili şöyle bir inanış vardır hep; ruh bedeni terk edinceye kadar acı çeker.. kıvranır kıvranır ve bedenin ölümüyle birlikte özgürleşerek huzura erer. aslında bu kısmı bana sorarsanız biraz karışık.. esas huzura eren hapsolduğu bedenden kurtulup; özgürlüğüne kavuşan ruh mudur?! yoksa içerisinde kıvranıp duran, huzursuz kasvetli bir şeyin sonunda kendisini nihai huzura terk etmiş olduğu beden mi?? …belki de her ikisi. hatta muhtemelen.. ruh uçup giderken, beden de çürüyüp gidecektir.. sonsuz bir ışık hissi veren, sabit bir huzur söz konusu ikisi için de.. olan sadece o ruhun bedende canlandırdığı “şey”e olmuştur.. ruh giderken; o “şey”de oluşturduğu güzel duyuları olduğu gibi o “şeyde” uyandırdığı kasvet hissini, o can çekişme sürecini ve tanımlanamayan o “şey”, neyse onu da alır da gider.. daha doğru kelimelerle ifade edecek olursam: yok eder ve gider..

    peki ya ani ölümlerde nasıl vuku bulur bu boğucu olaylar silsilesi?? fizyolojisi görece sağlıklı bir “şey”den gitmeye nasıl karar verir ruh?
    evet, görece.. hatta salt “görece” sözcüğü aktarılmak isteneni ifade etmede yetersiz kalabilir.. hele ki dışardan bakılarak yapılan bir değerlendirme daha da bir görece olur. bazı durumlarda dışardan bakılarak yapılan bir değerlendirmenin içerden yapılan bir değerlendirmeden farkı olduğu söylenemez ama, nedense öyle bir yanılsama vardır algılarımızda.. görece dedim; çünkü belki, muhtemelen bahsedilen “şey”, organizma, -ya da ne olarak adlandırmak istiyorsanız- yeterince sağlıklı bir fizyolojiye sahip değildir.. “şey”in kendisinin bile hissedemediği, fonksiyon görürken göz ardı ettiği bir aksaklık vardır belki de.. taa ki ruh onu, varlığnı lağv edinceye kadar da fark edilmez bu durum.. ne dışarıdan, ne de içeriden..
    tanım: kesin nedeni bilinmeyen ani ölüm..
    otopsi..
    otopsi bir nedeni sorgulamak için mi yapılır; yoksa salt bir iç rahatlatma ayini midir?
    “şey”in varlığından söz edemediğimiz bir durumda, onun kaybının altında yatanları anlamlandırmak ya da anlamlandırmaya çalışmanın beyhude bir uğraş olduğu apaçık ortadayken nedir bu insanların “anlamlandırma” çabası.. evet mantık çerçevesi içinde değerlendirdiğimizde anlamsız, boşa sarfedilmiş bir efordan başka bir şey değil.. ama tanımı yukarıda; kesin nedeni bilinmeyen ani ölüm.. uyandırdığı his keskin bir bıçağın gövdeniz üzerine kayıp gidişi gibi; ağrı hissi yok.. ama bir anda ortalık kan revan.. şaşkınlık.. sessizlik.. kan..

    otopsi sonucu: “öldü çünkü, karaciğerindeki hasar o kadar ilerlemişti ki bu şekilde yaşaması mümkün değildi.”

    evet, bu kadar basit.. ihtiyaç duyulan tek şey bunu duymaktır aslında.. kabullenme süreci kafanızda tekrarlanmaya başlayan bu tümcenin varlığı ile başlamış olur.. ve bundan daha rahatlatıcı başka bir şey yoktur.. böyle bir rituelin eksikliğinde insan zihni bir kısır döngüye girer, isyan eder.. sorgular, inancını yitirir..
    “ö l d ü.. neden? neden? neden? n e d e n ??”
    sorular ve onlara kendince verdiği olası cevaplar kafasının içinde döner durur, uyuyamaz.. hatta o kadar bir kendini bu döngüye kaptırır ki yorgunluktan gözleri yansa dahi uyuyamaz.. bu iç sıkıştırıcı sorguyu ancak bir şey dindirebilir: bir cevap, otopsi..

    “ nasıl ölür, birden bire ne olabilir?? ”
    “ ama karaciğerindeki hasarla devam edemezdi..”
    “ karaciğerindeki hasar mı??”
    “ evet. daha erken fark edilseydi bir nakille kurtarılabilinirdi”
    “ ah.. “
    “ kaybınızı anlıyorum, ama kurtulamazdı.. başınız sağolsun”
    “…”

    evet.. “…” sözün bittiği yer..
    baştan savma bir son gibi gözüksede; bazen en güzel, en rahatlatıcı şeydir üç nokta koyabilmek.. otopsi gibi.. ölüm kokan, morarmış bir beden üzerinde saatlerce didik didik uğraşmak gibi.. uzaktan kişiye pek çekici gelmez, hatta hiç.. hele cevaba ihtiyacı olan kendisi değilse yapanın, daha da kötü bir işkence olamaz.. ama cevaba ihtiyacı olan için öyle değil..

    “öldü çünkü, karaciğerindeki hasar o kadar ilerlemişti ki bu şekilde yaşaması mümkün değildi”

    bu kadar net, açık.. teknik olarak bir leş, daha kibar deyimiyle cansız ve sevimsiz bir beden üzerinde harcanan saatler ancak bu kadar güzel ve huzurlu hissettirebilirdi..
    üç nokta kadar..
    üç..


    ne güzel şeydir bir cümleyle kurtulmak tüm sorgulardan..
    ne güzel bir evredir kabullenme.. ve sonrasında gelen huzur.. öyle rahatlatıcı bir huzur ki sıcak bir temmuz gününde havuza atladığınızda tüm bedeninizi kaplayan, serinletici soğuk ve dingin sessizlik gibi.. kulaklarınızdaki tüm gürültüden, cildinizi yakan tüm sıcaktan kurtulduğunuz basit bir hamle gibi.. bir süre o serinlikte asılı kaldıktan sonra, suyun yüzeyine çıkıp ilk nefesi aldığınızda hissedeceğiniz mutluluğu-rahatlamayı ön görme gibi.. o nefesi alıyor olmanın size bahşedilen bir lütuf olduğunu yeniden hatırlamak, yaşıyor olduğunun bilincine yeniden varmak gibi.. aslında hayat o kadar kısa ki..
    havuzun derininden yüzeye doğru yaklaşırken renklerin, dünyanın tekrar belirişi.. ve alınan o ilk nefes..
    başka ne kadar yoğun, ne kadar içten bir yaşama aşkıyla ciğerlere doldurabilir ki yer küredeki hava..
    nefes almak..
    anlamsız ama "can" lı bir gürültüden oluştuğunu farkettiğiniz hayatı kulaklarınızda tekrardan duyumsamaya başlamak..
    kiirli havanın bedeninizi terketmesiyle tüm hücrelerinize yayılan gevşeme hissi.. ve kısa süreli nefessizliğin oluşturduğu stresin ardından atımında hızlanma hissettiğiniz kalbiniz; yaşıyor olduğunuz gerçeği..
    güneşin cildinizi ne kadar kavurduğunu unuttuğunuz ve gözlerinizi kapatıp, tekrardan kendinizi güneşin ışıklarına teslim ettiğiniz ve sıcaklığının yanaklarınızı ısıtmasının keyfine vardığınız o ilk an.. ve akabinde güneşi ne kadar sevdiğinizi, ısınmanın ne kadar tatlı bir his olduğunu kendinize tekrardan itiraf edişiniz..
    ne güzel bir şeydir aslında otopsi.. ihtiyacın olan cevabı aldıktan sonra nazikçe paramparça etmiş olduğun bedeni dikmek.. bir zamanlar içinde yaşamış olan "şey"e saygı duyarak kapatmak..
    bir özgürlük.. bedenden çıkan ruhun kavuştuğu özgürlük gibi, ya da kıvranan ruhun yarattığı kasvetten kurtulan zavallı bedenin kavuştuğu..
    ne dingin bir rituel…
    tüm kesileri birer birer dikmek..
    ve kapatmak açık gözlerini ölünün..
    ve üzerini bembeyaz bir çarşafla örtmek.. o kadar beyaz bir çarşafla örtmek ki ölüyü saklamak.tıpkı küçüklük sanrılarımız gibi; çarşafın altında konulan nesnelerin artık var olmadığına inandığımızdaki gibi..
    ve üzerini örttüm.. şey ve ruh artık yok.. beden ise nerde bilmiyorum, o da yok.. tüm bu olanlardan geriye hiçbirşey kalmadı.. artık orda sadece beyaz bir çarşaf var..
    beyaz çarşaf.. ..
    derin bir nefes al ve bırak..
    ah, yaşamak..
    bembeyaz..
    ve huzur..
    ve üç nokta ...

    "..."

    12.05.2012
    ankara