şükela:  tümü | bugün
  • elektronik posta adresi aydınlık dergisi tarafından ele geçirilerek, bazı yazışmaları aynı dergide yayımlanan ab türkiye temsilcisi. gerçi yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla sadece temsilcilik işleriyle uğraşmıyormuş. ee kriz demek ki ab temsilcilerini de ek işler yapmaya zorluyor.

    edit:imla
  • ne zamandır komisyonun almak için kolladığı ama türkiye cumhuriyetinin ağzına sakız olmak istemediği için beceremediği, fakat kanımca van der meer in bruxel' den sızdırdığı maillerle artık işinin bittiği, komisyonun da bir taşla iki kuş vurduğu, bundan sonraki görevinin kenya' nın ab temsilcisi olmasının kesin gözüyle bakıldığı insan.*
  • mesut yılmaz'dan happy unyielder diye bahseden kadın
  • ab türkiye temsilcisi felan gibi bisey, buyuk burnuna henuz bi kafa darbesi almamis bu gidisle de hicbir zaman almayacak hatta burnuyla kafamıza darbenin okkalisini koyacak kisi, sey. hali hazirda kibris turkleri'nin turkiye'nin himayesinden ayrilip rum yonetimine gecmesi gerektigini belirtmistir. turkiye'deki durumlar ve yonetimle ilgili abilerine yolladigi emaille ilgili olayindan sonra bunun yerle bir edileceği yollanacagi rezil oldugu dile getirilmistir. hicbisey olmamistir. kıbrıs cikarmasinda sarapnel yarasiyla gogsu ve karni paramparca olan (ameliyatla kurtarilmis) dayimin hergun envai cesit kufrune nail olmaktadir. (bkz: sessiz atin ciftesi)
  • rus hacker'larca desteklenen aydınlık dergisi tarafından afise edilen medeni zorba
  • olay kadın. bu kadının mulder soyadlı adaşı da pek çok olaya karışmıştır. isimde keramet olsa gerek...
    (bkz: karen mulder)
  • hala http://www.ntvmsnbc.com/ da bulabilir misiniz bilmem ama, zafer arapkirli adlı sevgili yazarın bu kadınla ilgili çok güzel bir iki yazısı vardır.

    biraz uzun olacak ama bir yazısını buraya yapistirmak isterim:

    "konustugu her kelimede, bu kustah ve tepeden bakan uslubu, bu havayı karsısındakilere adeta bir elektromanyetik dalga gibi yaymaktan cekinmiyor, hatta ozel bir caba da gosteriyordu. agzını her actıgında, avrupa birligi yanlılarının hic degismeyen o “tek dogru”cu soylemine, bir “ustun-batılı ton” da ekleyerek “valla ben karısmam, ya bize tapınırsınız (katılırsınız demek istemiyor cunku almaya zaten niyetleri yok), ya da yokolursunuz” mesajını veriyordu.
    londra’daki panelin yapıldıgı gunlerde ingiltere parlamentosu’nda, 11 eylul sonrası ortama uygun bir anti-teror yasası gorusulmekteydi. bu yasa tasarısında ozel yasamın gizliligini, temel hak ve ozgurlukleri korkunc boyutlarda kısıtlayıcı hukumler yeralıyordu. telefon ve e-mail’lar dinlenebilecek, insanlar haklarında bir dava bile acılmadan, keyfi bicimde uzun sure gozaltında tutulabilecek, ustelik buna itiraz hakları bile olmayacaktı. hic de avrupa birligi’nin “yuce-demokratik” standartlarına, ya da su unlu “kopenhag kriterleri”ne yakısmayan seyler planlanıyordu. sonunda da bu yasalar gecti ve halen kopenhag kriterleri’ne uydugu varsayılan bu ulkede (ingiltere) uygulanıyor.
    hatırlatalım : e-mail’ler ve telefonlar keyfi olarak dinlenebiliyor, insanlar keyfi olarak uzun sure gozaltında tutulabiliyor, savunma hakları kısıtlanıyor, ustelik bu konuda devletten hesap sormanın yolları da tıkanıyor vs..vs..
    panelin yapıldıgı gun, dinleyici sıfatım ile bayan karen fogg’a soyle bir soru yoneltmistim :
    “ingiltere’nin yururluge sokmak istedigi bu yasayı, bir baska ulke, (varsayalım ki turkiye cumhuriyeti) uygulamaya kalksaydı veya uyguluyor olsaydı, avrupa birligi’ne alır mıydınızı bu konuda, sizin kopenhag kriterleri ne diyor?... ha bir de, unutmadan.. bir teror orgutu lideri (varsayalım ki usame bin ladin), bir avrupa birligi uyesi ulkede resmi himaye altında saklanırken yakalansa, hatta cebinden de bir aday ulkenin resmi pasaportu (varsayalım ki kktc) cıksa, o ulkeye karsı nasıl tavır alırdınız ?”
    salonu dolduran panel dinleyicilerinin hayret dolu bakısları arasında, bu konuda 3 - 4 dakika konusup hicbir yanıt veremeyen karen fogg, sadece “hayali senaryolar ve varsayımlara dayalı durumlar konusunda birsey soyleyemeyecegini” soylemeye calısmıs, yani amiyane tabirle “kıvırmıs”tı..
    toplantı sonrasında herkesin sorumuzdan dolayı gelip bizi kutladıgı ve bayan fogg’u ayıpladıgı bu tavrın turkce’ye tercumesi suydu :
    “hocanın dedigini yap, yaptıgını yapma...”
    oyle ya, “ingiltere, kopenhag kriterleri’ne aykırı hareket ediyor. ab komisyonu derhal tavır almalı, avrupa parlamentosu acilen tolantıya cagrılmalı. avrupa konseyi’nden cıkarılmalı...” veya “bin laden’i saklayan ulke derhal ab’den atılır. cebine pasaport koyan aday ulke de, sonsuza kadar ab’nin kapısının onunden bile gecirilmez..” diyecek hali yoktu..
    gecen gun, haber bultenlerinde karen fogg adını duyunca kulak kabarttım. birileri, bayan fogg’un e-mail’lerine “kulak kabartmıs”.. bosbogaz bir gazetenin “eline gecen” bu e-mail’lerdeki yazısmalar da aleyhine kullanılmaya calısılarak kendisinin “turkiye cumhuriyeti aleyhine” faaliyet gosterdigi kanıtlanmak istenmis.
    ayıp etmisler. e-mail izlenir mi hicı
    hele, ab ulkelerinde ve ozellikle ingiltere’de hic izlenmez. oralarda devletin istihbarat orgutleri, zaten butun gunlerini tavla, satranc, bric oynayarak veya televizyonda cizgi film seyrederek gecirirler. diplomatların faaliyetleri hic izlenmez. hatta, gunu gelince bir sekilde “saakk” diye yuzlerine vurulmaz. oralarda basın yayın organları bu tarz “saibeli” yontemlerle ele gecirilmis yazısma ve bilgileri yayınladıklarında cok ayıplanır. agızlarına biber surulur. kopenhag kriterleri hatırlatılır ve tek ayak ustunde durma cezasına carptırılır.
    ekmek kuran carpsın boyledir..
    inanmayan, bayan fogg’un patronu bay verheugen’e sorsun. "
  • olay hafızalarda hala canlı. işçi partisi genel başkanı doğu perinçek, 7 şubat 2002 günü düzenlediği basın toplantısında, madam fogg’un e-postalarını ele geçirdiklerini açıkladı. peşpeşe düzenlediği toplantılarda ortaya çıkan tablo şuydu: madam fogg, ele geçirilen yedi bin küsur e-postanın muhteviyatından anlaşıldığına göre, temsilcilik görevinin hudutlarını çok aşmış; türkiye’de fiilen bir beşinci kol hareketi örgütlemeye girişmiş; bu bağlamda gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum örgütleri ve kimi bürokratlarla bir ‘şebeke’ teşkil etmiş. büyük bütçelerle oluşturulan gruplar brüksel’e bağlanmışlar.
    karen fogg'un emaillerini ele geçiren hacker'ı, ahmet mehmet'i bulduk ve olayın perde arkasını, bilinmeyen yönlerini konuştuk. emailleri nasıl ele geçirdi? ilkin kime verdi? perinçek'le nasıl irtibata geçti? sonuçlarını nasıl görüyor?

    -kendinizi bir ‘hacker’ olarak tanımlar mısınız?
    fiilen öyleyim aslında. ama, bir ‘hacker’ın teorik müktesebatına sahip olduğumu söyleyemem. bilgisayar konusundaki bilgim, sıradan kullanıcının üzerinde...

    -karen fogg’un bilgisayarına girip yazışmalarını ele geçirdiniz ve bunu , ‘uzman’lığınız olmadan yaptığınızı söylüyorsunuz? nasıl oluyor bu?

    iki imkanımı değerlendirdim, diyebilirim. birincisi ‘cüret’. bu çeşit bir iş her şeyden evvel cüret gerektiriyor. ikincisi ise bir iki ecnebi lisandan anlamak. böylece hem internette bilgisayar güvenliğiyle ilgili gelişmeleri ve dökümanları takip edebiliyordum, hem de nüfuz ettiğim sistemde karşıma çıkan birkaç dilde yazılmış evrakın manasını sökebiliyordum.

    -internette sörf yaparak ve biraz yabancı dil bilerek, insan bir büyükelçiliğin bilgisayar sistemine sızabiliyor mu?

    haklısınız. biraz tuhaf. belki şu sizi tatmin eder. türkiye’deki avrupa temsilciliğinin bilgisayar sistemi çok özel koruma duvarları arkasında değildi. niye böyleydi derseniz; sadece aptallıktan değil, derim. asıl neden pervasızlıktı bana göre. temel bir tutum bu onlar için. türkiye’de pek pervasızlar. aptallık bunun bir sonucu.

    -çok kolaydı yani?

    tam öyle değil. işin çocuk oyuncağı veya zahmetsiz olduğu anlamına gelmez bu. bilakis. ama şu da doğru: evet, internette sörf yaparak ve biraz yabancı dil, tercihen ingilizce bilerek bu işleri kıvırabilirsiniz. çünkü internet bir çöplük ama karıştırınca çok iyi şeyler de çıkabiliyor. bu, modern çöplüklerin genel bir özelliği değil mi zaten?

    -internet, çöplük...?

    burada bir farklılık var tabii, hak da yemeyelim. internet bir paylaşım ortamı. kuvvetli bir otoriteden de şimdilik azade. şimdilik, diyorum, çünkü bunun çaresine bakmayı düşünüyorlar muhakkak ki. benim karen fogg hadisesinde kullandığım kodu –hatırladığım kadarıyla- bir çinli yazmıştı, mesela. çinli bunu “c” programlama dilinde yazdığı için ben onu kullanmadım da, pc’mde daha kolay çalıştırdığım “perl” versiyonunu kullandım. bunu c’den perl’e çeviren de bir iranlıydı! görüyorsunuz, bunlar muhalif ülkelerin vatandaşları hep. internet böyle bir yer işte.

    -evet, güzel bir dayanışma örneği gibi görünüyor. ama karen fogg’a dönersek...? nasıl başladı bu iş?

    2001 yazı başıydı. bir nadire mater olayı patlak vermişti, hatırlayacaksınız. bu hanım ab fonlarından desteklenen bir kitap yayımlamıştı. mehmedin kitabı, diye. türk ordusuna hakaretler yağdıran, bir küfür kitabıydı. ben de kendimi milliyetçi olarak tanımlarım. ne demek milliyetçi? bunun ilkin bir hissiyat olduğunu söyleyeyim. fikri çerçevesi de, bu çerçeveyi doldurduğunuz ayrıntılar da başka başka olabildiği için, tafsilata girmeyeyim.

    ab temsilciliğiyle derdim böyle başladı. bardağı taşıran damla bu oldu yahut. ilkin basit bir protesto mesajı yerleştirmek üzere internet sitelerine yöneldim. bilenler bilir, sistemi incelerken siteyi kendi makinelerinde çalıştırdıklarını ve bütün ağlarının da internete açık olduğunu gördüm. gerisi çorap söküğü gibi geldi.

    -bilgisayar sistemine girdiniz. sonra ne oldu? ne buldunuz?

    doğrusu bu konudaki ayrıntıları hatırlamam zor. iki sene geçti üzerinden. şu kadarını söyleyeyim: açık rastladığım her bilgisayar kontrolüm altındaydı. karen fogg’unki başta. basitleştirerek anlatayım: ortak bir kullanılan makine vardı. herkese ait bir klasör bulunuyordu. ilk girdiğim de bu müşterek makine olmuştu. burada yedek dosyalarını muhafaza ediyorlardı. çok işe yaradı gerçekten. bu makineyi ele geçirince, diğer bütün makinelerin de kapısı açıldı. sistemdeki en yetkili makine buydu çünkü. bu makineye ‘sistem’ (bilgisayardaki en yetkili merci denebilir buna) ayrıcalıklarıyla girince bütün diğer makinelerin hakimi oldum. artık istediğim her türlü yazılımı yüklemeye, belli bir takvime göre etkinleştirmeye imkanım vardı.

    - karen fogg’unki en önemlisiydi herhalde?

    evet. onu günü gününe takip edebiliyordum. pek çok şey buldum:raporlar, bilgi notları, iç yazışmalar. en ilginci de aslında bilgi işlem sorumlusunun makinesinden çıktı. bütün sistemin mimarisi ve kullanıcı adı ile şifre listeleri! çok gülmüştüm... bilgisayarlarda muhafaza edilen her türlü evraka ulaştım. fogg’un duygu yüklü bazı mektupları dahil!

    - ve tabii e-postalar?

    aslında e-postalara hemen nüfuz edemedim. çok büyük dosya hacimleri söz konusuydu. yüzlerce megabyatlık dosyalar! dbx uzantılı dosyalar. bunları indirmem gerekiyordu ama benim gibi telefon hattıyla internete bağlanan birisi için imkansız gibi bir şeydi bu! pc’im de fi tarihinden kalmış bir aletti ya, neyse.

    - yani öyle teknoloji harikaları kullanarak yapmadınız bunları?

    yok canım, nerde..? komiktir, işin en civcivli zamanında monitörüm bozuluverdi. yeni bir monitör alacak para bile yok. haftalarca internet kafelerden yürüttüm işi. neyse. bunlar acıklı tarafı işin... bu büyük dosyaları indirmek için başka yollar bulmak gerekti. detayına girmeden söyleyeyim. geniş bant internet bağlantısı bularak indirdim bu dosyaları. tersi olamazdı çünkü. daha ufak dosyaları indirmek bile bütün bir gece sürebiliyordu... elçilik e-posta sunucusunu da kendi ağında tutuyordu. dolayısıyla, bütün çalışanların e-postalarını arşivlemem dahi olanaklıydı. tek tek uğraşmaya gerek kalmadan yani. bir kısmını aldım da ama tamamına imkan bulamadım.

    -bütün iş ne kadar sürdü. sanki haftalarca uğraşmışsınız gibi anlatıyorsunuz?

    üstüne bastınız. tam olarak ben bile hatırlamıyorum ama 6-7 ay sürdü bu. ilginç aylardı ama. o arada fazilet partisi kapatıldı, ilerleme raporu yayımlandı, 11 eylül geldi geçti.. bütün bunların oradaki akislerini takip edebiliyordum. 11 eylül en ilginciydi...

    - nasıl yani?

    ilk şoku atlattıktan sonra karen fogg da 11 eylül şakalarına kaptırmıştı kendisini. daha ikinci veya üçüncü gündü, o bildik e-posta esprileri gelmeye başladı ona da. dün gibi aklımda olan bir tane var. hani new york’un ortasına aya sofya’yı yerleştiren bir resim vardı... avrupalılar eğleniyorlardı doğrusu.

    -e-postaları ve diğer evrakları ele geçirdiniz. bir yandan da okuyordunuz...

    yo, doğruyu söylemek gerekirse her şeyi okuma imkanım yoktu. zamanım yoktu bir defa. başka meşgalelerim de vardı haliyle. bir de zaten bütün bunları elde etmek için harcadığım zaman çok fazlaydı. elemek zorundaydım okurken. hızla ve kabasından okuyordum.. bazı şeylerin vahametini görmeye yetecek bir dikkatle aynı zamanda...

    -mesela?

    mesela bir volkan vural olayı vardı. bu, basına tam yansımayan bir husustu... neden böyle kaldı, bilemiyorum... belki aydınlık yayımlamıştır bunla ilgili bir şeyler.. ama birkaç sayısını alabilmiştim sadece.. neyse, olay şu. ulusal program denen vaat listesi hazırlanırken vural ile fogg sıkı diyalog halindeler. malum, vural ab’ye uyum işlerine bakan tepe bürokratımızdı o zaman. fogg, kimi siyasi vaatlerin programda açık bir biçimde yer bulmamasından şikayet ediyor vural’a. vural’ın verdiği yanıt dehşete düşürdü beni: merak etmeyin, diyordu, ben onları satır aralarına yerleştirdim.. bizim siyasetçiler (hükümeti kastediyor tabii ki) böyle belgeleri dikkatli okumazlar, bunları görmeyip imzayı atacaklardır! bir diğeri ise 2002 ilerleme raporu meselesiydi. volkan vural, rapor ilan edilmeden evvel almak ve basına sunulmadan önce biraz makyajlamak istiyordu. karen fogg’u memnun eden bir talep tabii. mealen, aklımda kaldığı kadarıyla aktarıyorum tabii ama dehşet verici değil mi? devletin en üst düzeyinde bulunan bir diplomatımız, bir ecnebi meslektaşına neler söylüyor! kim kimin için çalışıyor belli değil. takip etmedim ama sanıyorum volkan vural’ın yeri artık o kadar sağlam değil. nerde? siz biliyor musunuz?

    -bu niye gündeme gelmedi dersiniz?

    kim bilir? belki de ben okuduklarımı yanlış tefsir ediyorumdur. sonuçta diplomat filan değilim.

    -başka?

    bir başka örnek daha verebilirim... ab elemanları dpt’yle görüşmeler yürütüyorlar. proje bazında fon verecekler. malum, dpt o dönemde mhp’ye bağlı. elçiliğin iç yazışmasında şunlar söyleniyordu: destek verdiğimiz projelerin güneydoğuda ve van gibi doğu anadolu şehirlerinde yoğunlaşması mhp’yi kuşkulandırıyor, orta anadolu’da birkaç projeyi destekler görünmek lehimize olur!

    -peki bunlar işçi partisinin, doğu perinçek’in eline nasıl geçti?

    ben verdim. ama ilk tercihim değildi aslında. dedim ya, kendimi milliyetçi olarak tanımlarım. her vatansever gibi memleketin içinden geçtiği durumdan bunalmış durumdaydım. hala da öyle ya, neyse. perinçek ilk tercihim değildi ama ona verdiğime pişman da değilim. sağolsun, gayet güzel kullandı bunları.

    -ilk tercih kimdi o zaman?

    polise, milli istihbarata, hatta genel kurmaya vermek geçti içimden. ama bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyordum. nasıl karşılanacaktı? kaldı ki bunlar içinde en çok güvendiğim de askerdi. polis de, mit de siyasetin daha fazla kontrolü gibi gelmiştir bana. bu işleri bildiğimden değil tabii, sadece hissiyat bu. siyaset düşmanı da değilimdir, yanlış anlaşılmasın ama halimiz de ortada değil mi? hele o günlerde bu kurum da mesut yılmaz’ın anap’ına bağlı durumda. malum, mesut yılmaz avrupa birliği davasının önde giden bir heveskarı, neferi konumda. adının karışmadığı yolsuzluk, uğursuzluk da kalmamış biri. kişisel olarak da hiç hazzetmediğim bir adam sonra. anap zaten başımıza bütün bu küresel çorapları ören odak olmuş. askere ise nasıl ulaşabilirim, hiçbir fikrim yok. basın yayın organlarına verilebilir ama onun da riski büyük... ama ‘tarihi’ bir fırsat var elimde. kaçırmamam lazım. kim kullanabilir bütün bu belgeleri diye düşünmeye başladım...

    -ve?

    ve büyük birlik partisi geldi aklıma. muhsin yazıcıoğlu şahsen bana itimat telkin eden biridir. ne kadar basit düşünüyorum, değil mi? bir e-posta yollayıp durumu izah ettim. birkaç örnek de yolladım. genel başkan yardımcılarından birinden cevap geldi. adını tam hatırlamıyorum ama bilgehan veya kutluhan gibi bir şeydi. ilgisini çekmişti yolladıklarım. bana kim olduğumu soruyordu. siz bir hacker mısınız? diyordu. doğrusu, buna bir anlam veremedim. durumu kabaca izah eden bir e-posta daha attım. bu defa daha büyük bir dosyayı nasıl alacaklarını da tarif ettim.

    -nasıl yani, onlar mı alacak dosyayı?

    evet. o günlerde dosyaları hazırlayıp ab temsilciliğinin internet sitesine yerleştiriyordum. böylece dikkat çekmeden alınabiliyorlardı. ayrıca, kapalı olma ihtimali yok denece kadar az olan makine oydu. bbp’den bir daha haber alamadım. doğrusu hayal kırıklığına uğramıştım.

    -neden ilgilenmediler dersiniz?

    kimbilir. belki onu da siz sorarsınız kendilerine. ben de merak ediyorum çünkü...

    -sonra?

    sonra mhp’yi denedim. mhp içinde genel başkana kadar ulaşabilecek bir bağlantıyla önce basılı bazı evrakı ilettim. ardından bir cd halinde e-postalar gitti. hiçbir cevap alamadım oradan da...

    -bu arada takibi sürdürüyordunuz ama?

    günü gününe takip ediyordum karen fogg’u. malzeme biriktikçe birikiyordu elimde. e-postaların sayısı 7-8 bine ulaşmıştı.

    -hiç kuşkulanmadılar mı dersiniz?

    çok pervasızdılar bence. ama komik şeyler de olmuyor değildi hani. dosyaların hacmi gitgide büyüdüğünden, indirmek zor oluyordu. fogg’un makinesindeki e-postaları silmek zorunda kaldım. riskliydi tabii. uyanabilirlerdi. kadın şoke oldu. yazışmalardan gördüğüm kadarıyla bilgi işlemci de şaşırmıştı. microsoft türkiye’yi aramışlar. onlar da, olur böyle aksilikler dert etmeyin mealinde bir şeyler demiş!

    -peki perinçek’e nasıl ulaştınız?

    perinçek son bir teşebbüs olacaktı. ümidim iyice kırılmıştı doğrusu. elimdekilerin kıymetsizliğine hükmetmek üzereydim. doğu bey hakkında benim de birçok kuşkum vardı doğrusu. benim de diyorum, çünkü bilirsiniz perinçek’in seveni azdır... haksız da değiller belki. çok tutarlı bir çizgisi yok sonuçta. ama insanların değişebileceğine inanmak lazım. kaldı ki, bütünüyle kuşkusuz kim var ki! hem sonra, güvendiklerimden bir cevap bile alamamışım. perinçek’i de takip ediyorum bir müddettir. bir de hasan yalçın var tabii, rahmetli. 11 eylül sonrası performansları harika. samimi veya değil, onu kimse bilemez. neyse, perinçek’e birkaç örnek yolladım. hemen cevap geldi. çok önemli şeyler var elinizde, bunların devamı var mı, diye bizzat yazdı. tamam dedim, işte aradığım adam!

    -sonra?

    sonra birkaç örnek daha yolladım e-postayla. devamını vermeyi de vaat ettim. bir cd’ye kayıt yapmanın yollarını arıyorum. bu da kolay bir iş değil çünkü. bahçeliye yollarken göbeğim çatlamış zaten. ben bunları düşünüp dururken, 7 şubat günü ne göreyim: doğu perinçek basın toplantısı yapıyor! doğrusu bu defa biraz korktum.

    -niye korktunuz?

    çünkü elçiliğin makinelerinde henüz temizlik yapmamışım. izlerimi bütünüyle yok etmem lazım. bu bir. ikincisi daha da önemli belki. elçilik bir süredir hazırlık yapıyor. brüksel’e doğrudan bağlanacaklar. benim de bu konuda umutlarım ve korkularım var. korkum, sistemi baştan aşağı elden geçirip durumu fark etmeleri. umudumsa, sisteme dokunmadan brüksel’e bağlanmaları. çünkü bu brüksel’e de sızma imkanı demek! basın toplantısı her şeyi bitirdi tabii.. hızlı bir biçimde ne kadar olabilirse o kadar temizlik yapmakla kaldım.

    -bu arada fırsat kaçtı yani?

    bir bakıma. ama bundan emin olmak mümkün değildir.

    -e-postaların devamını nasıl verdiniz?

    yazışmaları e-postayla yapıyordum. ahmet mehmet takma adıyla yürüdü bunlar. biliyorsunuz, doğu bey ‘karen fogg’un e-postalları’ kitabının önsözünde bana bu adla teşekkür eder. bbp’ye de benzer bir isimle ama başka bir adresten yazmıştım. e-postalrın devamını ip’nin kadıköy şubesine, o günlerin yöneticisi hasan karanlık’a verdim. onu da tanımam. internetten yaptığım bir tercihti bu. adresi aldım, yetkilinin ismini öğrendim filan... jet hızıyla verdim çıktım. durum komikti biraz.

    -sonra?

    sonrasında ben de herkes gibi seyirciydim. tarihe dokunmuştum. şimdi merakla bekliyordum: kımıldayacak mı bakalım diye

    gerçek hayat dergisinden alıntıdır.
  • diğer birçok skandal gibi, unutulmuş gitmiş olayın kahramanı. öylesine unutulmuş ki, hiçbir yerde bulamadım detaylarını. kala kala, karşılıklı mektuplaştığı gazetecilerden bazılarının isimleri kalmış orada burada:
    mehmet ali birand, cengiz çandar, mehmet altan, cüneyt ülsever, sami kohen, metin münir, ferai tınç, şahin alpay.
  • karen fogg'un e-postalarında türkiye hakkında söyledikleri ve niyetlerinden daha acı olan türkiye'den ab'ye bir mesaj gitmemesidir. hadi siyasi, diplomatik nedenlerle ülkeden siktir edemiyorsun da bari ab'ye bi sms çek, "alın götürün şunu elimde kalacak" falan de. yok azizim yok. nerde o cesaret, nerde o irade.