şükela:  tümü | bugün
  • filmin oyunculuk dışında bir problemi de son derece basit diyaloglarıdır. kazık kadar karılar çocuklar gibi konuşur, birbirlerine dil çıkarır, alay eder.

    işin aslı şudur: dario'nun yazdığı senaryoda bale okulundaki öğrencilerin hepsi 12 yaşındadır ve diyaloglar da buna uygun biçimde yazılmıştır. filmin yapımcısı salvatore argento bu kadar kanlı bir filmi 12 yaşında çocuklarla çekerse asla gösterime sokamayacağı konusunda oğlunu ikna eder. dario okula kabul yaşını 12den 20ye çıkarır ama senaryoyu aynen bırakır. filmi bu bilginin ışığında izlenirse bunu destekleyen ayrıntılar yakalamak mümkün. örneğin dekorlar o kadar büyük ki oyuncuların hepsi içinde çocuk gibi duruyor.
  • bittikten sonra "suspiriayı izlediniz" diye bir yazı çıkmıştı. en çok orasında korktum
  • başından sonuna hitchcock'a referans veren korku fantezisi:

    genç kıza her gün bir miktar uyku ilacı (sonradan zehir olduğu anlaşılır) verilir: notorious.

    yarasa saldırısı: the birds.

    profesörü ve udo kier'i yukarıdan, tanrının bakış açısından göstererek izole eden çekim: north by northwest.

    kameranın lambadan (tavandan) doğru devinerek genç kıza yaklaşması: notorious.

    ansızın bıçakla saldırı; meçhul bir el genç kızın boğazını keser: psycho.

    ölümün diğer adı ucube helena marcos'un yatağının çukur formu: psycho.

    bale okulunda kurtçuklar tavanarasından musallat olur (çürüme, ölüm, tiksinti hitch'teki gibi hep yukarıdan gelir). bu, dine dönük bir saldırı mı? semavi dinlere göre tanrı da gökte yaşar en nihayetinde, öyle farz edilir. (tersine çevirelim: tanrı her yerdeyse şayet, suspiria'da da kötülük her yerdedir!)

    bunlar birer saygı duruşudur. suspiria'da muhakkak başka hitchcock referansları da var(dır). ayrıca onun birçok filminde hitchcockvari olan öyle veya böyle tekinsiz mizansenin ruhuna çöreklenmiştir.

    argento'nun bu filmi çekerken aklında sadece hitchcock'un olmadığı periyodik izlemelerden sonra daha iyi anlaşılıyor. yıllara yayılan izleme sürecinde, suspiria'daki diğer referansları şöyle tespit ettim:

    cinsel yönden özgürleşen genç kızların ölümü (picnic at hanging rock).

    marcos öldükten sonra eşyaların hareket etmesi (exorcist).

    duvarlarda çizikler ve deliklerin oluşması (repulsion).

    yaşayan ölüler. mesela öldürülen genç kız dirilmiştir ve palyaçovari bir sayko'ya dönüşmüştür (romero'nun zombi filmleri).

    helena marcos öldükten sonra fallik yapının yanmaya başlaması, yıkılması, yardımcıları ve avanesinin de ölmesi hadisesi masallarda ve pek çok korku şöleninde yinelenmiştir ve günümüzde de sürmektedir bu garip şölen.

    daha da referans vardır muhtemelen gözümden kaçan.

    yıllardır eleştiririm giallo takımındaki yönetmenleri; argento'yu da öyle. fakat suspiria'ya özel bir ilgim var, gizleyemiyorum! bayılıyorum bu filme. (her yıl mutlaka izlerim)
  • dünyanın en gudubet yaratıklarının, yaşlı alman karıları olduğunu bir kez daha ispatlayan canım luca guadagnino'nun son filmi.

    filmin en güzel sekanslarından biri açılış sahnesi. o el portreleri kadrajdan akarken suspirium’un hüzünlü bir bilgelik taşıyan melodilerini duymak cidden keyifli.

    ayrıca, 1977 yılında filmin ana karakterlerinden, dansçı susie'ye hayat veren jessica harper, bu filmde de psikiyatrist dr. klemperer'in eşi anke karakteri olarak çıkıyor karşımıza. minik, tatlı bir detay.

    şimdi gelelim filmimize:

    --- spoiler ---

    öncelikle filmde ciddi anlamda hikaye örgüsü kopuklukları var. örneğin filmin başında bizi karşılayan patricia, ‘coven’ın elinden kaçmış gibi görünüyordu. sonra kendisinden bir daha haber alamadık. filmin bitimine yakın ise öğrendik ki meğerse, shelob'un ininde makreme yapılan frodo misali mahzende bekletiliyomuş bunca zamandır. ayrıca filmin başında gözümüze gözümüze sokulan, patricia'nın psikiyatristte unuttuğu ve yönetmenin uğursuzca zoom yaptığı çantadan hiç bir cacık çıkmaması da can sıkıcıydı.

    susie'nin önceki çiftlik hayatına ve ailesine ait flashback'ler de daha derli toplu ve vurucu bir şekilde verilebilirdi. "kim kimdi, nerede ve niçindi?" anlayamadık. o kısımlar çok serra yılmaz ve ıslak köpek performansı gibi kalmış. (bkz: serra'nın dostları)

    susie'nin provada, madame blanc'ın bahşettiği hediyeyle baş dansçı olmak için dans ederken, zavallı olga'nın kapana kısıldığı stüdyoda, susie'nin her kol kaldırışında veya ihtiraslı vücut deviniminde, üç harfliler tarafından adım adım "tuvalette kur'an yırtan kız"a dönüştürülmesi; tutkulu bir dansın işkence ve cinayet aracı olarak kullanılması ise şahaneydi. ömrümde rahatsız edici bir çok şey izledim; ama en sonunda işemeli-sıçmalı kas spazmlarına dahi yol açan bu eziyet güzellemesi, cidden alkışı hak ediyor.

    filmdeki ana hikayeyi oluşturan cadı lore'una ise daha çok değinilmeliydi. 3 mother hakkında daha çok şey bilmek, hikayeyi anlamamıza da yardım ederdi. helena markos karakteri, cadı dünyası içindeki hizipleşme, madam blanc'ın kime sadık olduğu havada kaldı. mother suspiria'nın boynu vurulan blanc'ın kafasını singer dikiş makinası ile yerine oturtup oturtmadığı da merak edilenler arasında.

    mother suspiria'nın, dehşet'in vücut bulmuş hali olarak ,son ayinde, lider seçiminde , markos’un tarafını tutmuş olanların ‘olacak o kadar tokat efekti’ ile beynini uçurması da filmin eğlenceli sahnelerindendi. zaten son ayin ve topluluğun seyircilere sunduğu dans gösterisi, filmin estetik açıdan en rafine kısımlarını oluşturuyor.

    cadı meclisinden en sevdiğim karakter ise; olayların nasıl boka saracağını önceden sezdiği; veyahut sadece o sabahki poşe yumurtası istediği kıvamda çıkmadığı için kendi boynuna bıçak saplayarak feci şekilde milletin kahvaltısını piç eden, psycho banu . (bkz: çılgın bediş)

    ve cidden, tilda swinton'ın, piramitlerin müteahhitliğini de yapan bir alien race'e mensup olduğunu kabul edebilir miyiz artık? topluluk olarak akşam dışarı çıktıklarında, kutlama yemeğinde herkes sohbet ederken madam blanc'ın susie'nin gözlerine baktığı ve sigarasından bir fırt çektiği sahnedeki bakışı muazzamdı. filmdeki, birbirinden oldukça farklı fenotipteki; madam blanc ( orta yaşlı bir kadın), dr. klemperer ( oldukça yaşlı bir erkek) ve helena markos ( çürüyen pis kokulu bi jöle) karakterlerini canlandırması ise kendisi için eminim son derece zevkli bir challenge'tır.

    film vizyona girmeden, dr. klemperer karakteri için cast listesinde, ısrarla lutz ebersdorf adlı bir oyuncunun ismi yazmaktaydı. tilda'nın bu karakteri de canlandırdığı dedikodusu yayılmaya başlayınca, röportajlarda tilda'ya yöneltilen bu konudaki sorulara, defaatle doktor karakterinin lutz ebersdorf tarafından oynanacağını söylemişti. halbuki burda bir kelime oyununa başvuruyor sevgili tildamız: hayali oyuncunun soyadı olan eber-, almancada, yabandomuzu(swine) ve '-dorf' da kasaba (town) anlamına gelmekte, iki ismi birleştirince sözde aktörün soyisminin ingilizce'de swinetown--swinton olarak okunması ise oldukça muzip.

    son olarak, ankara'da bohemian rhapsody’e gitmek niyetiyle geldiğimiz büyülü fener'de, bu filmi görmemizle fikir değiştirmeme vesile olan ve dr. klemperer'ın tilda swinton olduğu iddaasına önce götümle güldüğüm, sonra imdb'den açıp gerçekleri göstererek beni aydınlanmış bir dumura çeviren sevgili dostum özge'ye teşekkürler! luca'nın çantacıları olarak yönetmenin sonraki filmlerinde görüşmek üzere hoşça kalın, sağlıcakla kalın!
    --- spoiler ---
  • remake olarak değil de re-imagined olarak adlandırılması gereken luca guadagnino filmi. evet ortada mevcut bir filmin yeniden, aynı adla çekilmesi söz konusu fakat aynı olay örgüsüne sahip bu iki film tamamen farklı.

    dario argento’nun kırmızı temasının aksine guadagnino’nun sepya renk paletini seçmiş olması başta beni hayal kırıklığına uğratmış olsa da filmi izledikten sonra bu kararın ne kadar doğru olduğuna karar verdim.

    argento’nun suspria’sı tıpkı kan kırmızı gibi çarpıcı, dehşet verici iken, guadagnino’nunki ise bir o kadar kasvetli. aslında bu durum her iki yönetmenin de hikayeye bakış açısını çok güzel yansıtıyor. argento bize dehşet şöleni yaşatırken, guadagnino şiddet elementini atlamayı ihmal ermeden, daha derin bir şekilde ve süprizlere hikayeyi bizlere anlatıyor.

    77 yapımını sevdiyseniz önyargılarınızdan arınıp muhakkak izleyin derim. pişman olmayacaksınız.
  • en vurucu sahnesinin körün imhasında geçtiğini düşünüyorum yukardan aşağı yarasa gibi bir kamera kullanımından sonra meydanda duran adama tahmin edilmeyen biryerden gelen ölüm şok etkisi yapıp etkisini uzun süre korumakta kalışı ve cinayetlerin biraz abartılarak adeta mezbahaya çevirildiği-ilk cinayette bıçak inleyen kalbe girer çıkar ardından kanama gösterilir bir daha sokup çıkarmakla -, kanın su gibi boca edildiği sahneler insanı korkudan tiksinmeye kadar götürdüğü oluyo..bunların yanında müzik kullanımı ve atmosfer kurma başarısından dolayı(açılışındaki yağmurla sadece kız değil seyircide serseme döner), sonundaki süpriz cadı hikayesile korku-gerilim türünün kült başyapıtlarından biri...
  • soylentiye gore dario argento usta filmin cekimlerine baslamadan goblin'e gidip muzigi yapmasini istemis, beste bitene kadar cekimlere baslamamis, ancak muzigi dinledikten sonra cekmeye hazir hissetmis kendini. muzigi dinleyince hak vermemek mumkun degil ki kardesim adama...
  • bülent somay'ın bir makalesinde adı geçtiği için merak saldığım, araya araya zor bulduğum, bulduğuma bulacağıma pişman olduğum korku filmi (öyle diyolar) bir korku filmi klasiği olmakla birlikte, aslında korkutmayan bir film. hani hapşırığınız gelir ama bir türlü hapşıramazsınız; filmi izledikten sonra aynı öyle birşeyler hissediyorsunuz işte.
  • korku filmi enflasyonunun yaşandığı son yıllarda, mide bulandıran gerzek hollywood teen slasher'ları ve japon fantastik korku sineması denen gudiklikten kendini sıyırabilen şanslı bünyelere ilaç gibi gelecek kült dario argento filmi.

    diyalogların ortalama bir korku filminden daha kötü olmaması bir yana, sadece sinematografisiyle bile gore türünü sevmeyen birini kendine aşık edebilir bu film. ayrıca bir oturuşta ard arda iki kez izlediğim ender filmlerdendir. bu da yetmediği gibi, dimağımda kalıcı bir yer etmiş, ha diyince sayabileceğim ender kalbur üstü korku filmlerinin arasında bütün ihtişamıyla yer alımıştır: nosferatu, psycho, the shining, night of the living dead ve suspiria...

    bir de anım vardır bu filmle ilgili. araya serpiştirelim:

    fi tarihinde, dünyalar tatlısı bir kıza kendi çapımda kur yapmaya çalışıyorum ama tahmin edebileceğiniz gibi ekseriyetle saçmalıyorum. kızcağız da cin gibi maşallah. neyse, sonra birden şöyle bir diyalog gelişiyor:

    dtk*: geçen gün bir korku filmi izledik. çok eğlenceliydi. (ahanda film muhabbeti, hemen döktüreyim)
    ben: adı neydi?
    dtk: eeaaoo... neydi yaa? (al işte! izlediği filmin ismini bilmeyen insan modeli. ama olsun, yerim onu ben)
    ben: suspiria mı? (o an nerden aklıma geldiyse, demiyorum çünkü ha diyince aklıma gelen bir film olduğunu yukarıda yazdım:)
    dtk: aaa? evet nerden bildin? suspisio.. (yaaa işte bizde böyle. sen bilsen daha neler var bende heh heh. lan ne suspisio mu??)
    ben: suspisio mu? puuhhhaaahahhhaaoooorrrggghhhh. suspisio dedi ya! (ehehe salağım benim... ulan çok mu ezdik kızcağızı?)
    dtk: suspaso?! susprso?! amaaaan! neymiş adı? (aah canııım)
    ben: suspiria suspiria. benim en sevdiğim filmlerdendir... hede hodo... (sıç batır).
  • bunu sinemada izleyen 32 ki$i kalp krizi sonucu ölmü$tür..