şükela:  tümü | bugün
  • rus yonetmen vadim perelman'in ilk senaristlik, yapimcilik, ve yonetmenlik denemesi. fragmanindan anlasildigi kadariyla film jennifer connelly ve ben kingsleyin bir evi paylasamamalarinin hem hukuki hem de kisisel facialara sebep olmasi hakkinda. in the bedroom tadinda olmasini bekliyorum.
  • film olmadan once abd'de bestseller olan kitap.
    (bkz: oprahs book club)
  • bu film izleyicilere advanced preview-screening denen bir hadise ile gosterildi ki nabiz olculsun, tatminkar bulundu mu bilinilsin. bu sansli kitlenin arasinda bir yer edinerek izleme firsati buldugum bu eserin neticesinde neden "abi bu filmi bir gosterelim bakalim, bir bakalim halk ne diyecek?" dediklerini anlama sansi buldum.

    uzun zamandir hikayesi bu kadar guzel, samimi olan bir filmin bu kadar kotu cekildigini gormemistim, hayretler icerisinde kaldim. oncelikle sayip dokmek gerekiyor, hikaye cok iyi, aktorler enfes, sinematografi cok iyi (araya enfes i karistirarak cok iyi yi bir kez daha kullanma sansina eristim), peki netice niye boyle duduk makarnasi gibi olmus, onu anlamak mumkun degil.

    filmin cuzzamli uzuv gibi curuyup dokulen iki tarafi var ki boylesine bir birleskeyi oyle bir yikmis, oyle bir gecirmis ki o kadar olur: bir yonetmenligi, iki muzigi.

    muzik enemy at the gates den bu yana berbat bir cizgi surduren, tum zamanlarin en tek atimlik tufeki james hornerdan gelmis. insan hala anlayamiyor, braveheart gibi bir filmin muzigini yaparak allaha sirk kosmus bir insan, nasil olur da bunun ardili her filmde ajdar anik tadina gecebilir?

    bir sahne canlandiriniz, trajedi, yikim, olum, kil yun ust uste geliyor, james horner arkaya toren marsi gibi bir sey koymus, onu da gectim oyle bir zil sesi cakmis ki olcu baslarina, hani boyle vim tum banyo yuzeylerini mis gibi temizler de, boyle "cliink" diye bir pirilti belirir ya, orada konulmasi dogru olacak bir sesi dayamis bu goruntulerin uzerine, dayamis aglayan gozlere.

    bunun disinda yonetmeni olacak kisi, "aci", "hicran", "dert", "tasa"gibi her turlu duygunun ancak ve ancak gozlerden suzulen yaslar ile izah edilebilecegine inanmis, soap opera estetigi beklentili bir insan imis, bunu da gorduk. jennifer connelly goz bicimi sebebiyle aglamanin yakistigi bir insan olmasa, 10 planindan 8 inde gozunden yas suzulurken gormek ne kadar tahammul edilebilirdi bilmiyorum. ama arkadasim bir film dusunun bila istisna herkes bir sahnede aglasin, goz yasi doksun. filmin ismi olsa olsa house of sand, fog and lots of tears, olacakmis da bu birlesimden cimento olusur diyerek koymamislar gibi gorunuyor.

    ben oykusunu, fasist sah generalinin dahi sempatik gosterebilmesi acisindan cok begendim. sosyal anlamda kendi kicinin keyfi ve derdi ile mahkum bir oyun sergileyen amerikan kamusunun oyuna cok fazla "perspektif" gosterebilme, soru sordurmayi basarailen boylesi bir hikayenin, bu kadar cibiliyetsiz, basiretsiz yonetim ile odullendirilmesine uzuldum.

    p.s. yalanim varsa ne olayin: ama jennifer connelly bu filmde de yine (ama manasiz bir sekilde) bir iskelenin ucuna gidiyor, denize bakiyor. kontratina mi ekliyor kari bunu merak ettim: "madde 34 bent a: sanatcinin bir kez iskelede denize bakarken gorunmesi"

    p.p.s jennifer connely hayranlarini hos surprizler bekliyor dermissssssssiiiiim.
  • ben kingsley'nin en iyi erkek oyuncu dalinda oscar adayi olmasini saglayan, cok basarili bir hikayeye sahip film.
  • dikkat, spoiler iceriyor olabilir:

    hak ile hukugun her zaman ayni kulvarlarda kosmadigini gosteren film. sulh hukuk mahkemesinin yetki alanina dusen bir ihtilaf olayindan boylesine yogun icerikli bir film cikacagini tahmin edemezdim. ben kingsley, oynadigi karakteri muhtesem analiz etmis. sir unvanini tasiyan bir ingiliz aktorun, ortadogu kokenli insanlarin kullandigi mimikten tutun, askerligiyle ilgili titizligine kadar kucuk detaylari cok iyi yakalamis.

    benim dusunceme gore, yonetmenin aci, keder ve hatta kadere isyan olgularini sembolik bir anlatima dayandirmasi oldukca basarili olmus. goz yasi, dovunme gibi hadiselerin yaninda, babanin evladina son bakisi, yarali ve olu guvercinler, karakterlerin ic huzursuzluguna eslik eden sis gibi izleyeni derinden etkileyecek pek cok sahne mevcut.

    bence bu anlatimdan daha on planda yer alan unsur bugun amerika'da mevcut olan sosyal cekisme. yonetmenin hak sahipligi konusunda kurdugu dengeyi cok takdir ettim. iki bakis acisindan da, davaci ve davali arasinda karar vermek oldukca zor. film ilk etapta, hukuken ortada kesin bir hukum olsa da, gercek adaletin vicdanda sonlandigini dusunduruyor. amerikalilarin, gocmen olarak gelen bir aileye kuyruklarina basildigi zaman savurduklari sinirdisi etme tehdidiyle, iranli babanin her firsatta kendi ulkesinin ogretisini, insanlarinin medeniyetini amerikalilarin uzerine cikarmasi, iki kesimin birbirlerine hosgorusuzlukle yaklastigini, amerikalilarin hep savundugu "diversity" hedeflerinin onundeki yolu tikayan engelin de temelde bu hosgorusuzluk oldugunu cok guzel anlatmis.

    tekrar ben kingsley'e donecek olursak, en sevdigi, el ustunde tuttugu varliklari evlatlari olan, bir turlu kok salamadigi topraklarda ailesi icin serefiyle calisan, disiyle tirnagiyla hayatta tutunmaya gayret eden ve asil durusundan silah altinda kaldigi durumda bile sapmayan albay karakterini dort dortluk canlandirmis. sahip oldugu terbiyeyi ogluna asilama arzusunu canlandirirken cok samimiydi. valla bravo
  • bir kaybetme oykusu; kazanan kimsenin olmadigi oyku; babayi, evliligi, evini, aklini kaybetmenin oykusu..neymis american dream yalanmis, neymis parayla pulla saadet olmazmis.
  • karakterlerin cok iyi verildigi ve kultur catismasinin, xenephobia'nin gayet iyi anlatildigi etkileyici bir film. ben kingsley'ya duble sor, jennifer'e ise sorry denmeli.
  • bir tarafta filmin başından sonuna dek kendine daha çok acımaktan başka bir ilerleme kaydedememiş hanım kız ve kızın beceriksizliğini telâfi etmek adına delikanlılığın kitabını yazmaya çalışan amerikan polisi, bir tarafta da mağduriyeti her fırsatta vurgulanan ortadoğulu aile varken; kötü adam elementi barındırmasa, herkesi hatalarıyla kabul ettirmeye çalışmışsa da taraf tutmanın çok kolay olduğu bir öykü.

    ama özetle şunu diyebilirim:
    nefis kurgu ve sinematografiye sahip, birazcık aşırı oryantalist film. yerde yemek yiyen iranlı albay?!
  • beyle bir ağlayışlı izleme esnaında insana "hakketten be ben türküm, bu film de türk filmine çok benziyo" dedirtiyo.
    ey gidi arçil (yahut şota), dememiş miydi ki "hep fakir, hep hasta, hep umutsuz"...
    fakat sini süperdi, halılar da, parlak koltuklar da!
    e tabi verdiği bi ders de var bunun. o da şu: başkasının ah demesiyle elde ettiğiniz mal mülk, sizin vahvahlarınıza sebep olabilir. evet evet aynen böyle bunun hissesi... gümrük ofislerinden uzak durun. hmm...
  • ben kingsley'in oldukca basarili oldugu, albay karakterini cok gercekci canlandirdigi; albayin esini oynayan shohreh aghdashloo'nun da rolune cuk oturdugu dokunakli, acikli, seyredilesi 2003 yapimi film. ayrintilar icin:
    http://www.imdb.com/title/tt0315983/