şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • kendisine "halktan kopuk" demek biraz garip olan yönetmen. bunu söyleyen adam ya nbc filmi izlememiş ve beynini zerre çalıştırmadan ezbere yorum yapıyordur, ya da götüyle izlemiştir.

    ya amk, bu adam "taşra üçlemesi" diye 3 film yaptı. kasaba, mayıs sıkıntısı, uzak filmlerinde "halk" yoksa, hiçbir sanat eserinde yoktur. bir zamanlar anadolu'da filminden bahsetmiyorum bile.

    ben hayatımda bu kadar tırt argüman görmedim. bulmuşlar bi "halktan kopuk" geyiği, şark kurnazlığını marifet sayan yavşak esnaf karakterinde olmayan herkese bu etiketi yapıştırıyorlar.
  • her boku bilen ekşicilerin, altın palmiye kazanmış filmine "vasatı aşmaz" dediği yönetmen.
  • hakkında debeye giren bir entry, sözlük yönetimini protesto etmek amacıyla tarafımdan silinmiş olan ünlü yönetmen. sözlük sizinse, entry bizim.

    debe editi.
  • oyuncu seçimi konusunda çok başarılı olduğunu filmlerini izlerken hissedebileceğiniz yönetmen.

    hadi iklimler hariç diyelim.

    kış uykusunda haluk bilginerin rolünü ondan başkası oynayamazdı muhtemelen. aydın karakteri kültür seviyesi yüksek tiyatro oynamış biriydi ve filmi taşıyan karakterdi şimdi sen buraya çiğ bir adami koysan o rolün altından kalkabilir mi? kalkamaz.

    üç maymunda yavuz bingöl varoş aile babası. ya adamın tipi zaten role oturuyor. o cahilliği hissediyorsunuz adami gördükçe. atletiyle salonda otururken karakteri tanıyorsunuz. hatice hanımin oynadığı karakterin de ürkek duruşu bile kadının orijinal duruşu zaten. gözünün feri gitmiş ev hanımı.

    bir zamanlar anadoluda filminde fırat tanışın rolü senaryo yazılırken belli. şimdi bu adamın bu role gitmediğini düşünen var mı? savcı karakterini oynayan taner bey rolü çok istiyor fakat nbc başta yüzü çok şehirli olduğu için kabul etmiyor. makyajla adamın yüzüne yara falan yapılıyor. bakın bu anektod bile nbc nin oyuncu seçerken neye dikkat ettiğini anlamanızı sağlayabilir aslında ama anlamak istemiyorsunuz.

    nbc açık açık oyuncu oyunculuk yapmasa bile görüntüsüyle ve doğal haliyle benim karakterimi yansıtabilsin, geri kalan kısmını sette hallediyoruz mentalitesinde.

    tiyatrocuymuş veya değilmiş, bu rolü becerir mi diye bir takıntısı yok ki adamın. bunu siz düşünüyorsunuz sadece. nbc için gerekli olan tek kriter oyuncunun karaktere benzeyip benzememesi.

    diğer bir örnek de doğu nun meşhur yetenek sizsiniz videosunu izleyip onu ahlat ağacında oynatması. şimdi insanlar bu durumu vazgeçmiyor işte karakter de kitap yaziyor ona benziyor gibi yorumluyor genelde ama doğunun hem o videoda hem de ahlat ağacındaki karakterde irite edici bir kendini beğenmişlik ve çiğlik var ya hani, onun bu role seçilmesinin nedeni de bu bence. adam videoda hicbir bok olamamış haliyle doğal itici ve diğer insanlara yukarıdan bakan bir tip. filmdeki karakter ne yapacağını bilmeyen ama sürekli atıp tutan bir dallama.

    gelelim bennu hanıma. madem beğenmeyecektin neden onu oyuncu olarak seçtin diyorsunuz. ya bennu hanımin tipi zaten taşrada öğretmen adamın vefakar eşi için bulunmaz kumaş. onun oynadığı bir dizi vardı oradaki iyi niyetli karaktere benziyor işte. zaten karakteri çok tanıyamıyoruz filmde. bu kadar ayrıntıya boğulacak ne var anlamlandıramıyorum.

    benim aklıma bir tane bile kötü oyuncu seçimi gelmiyor. en azından kendi içinde tutarlı bir yöntemi olduğunu düşünüyorum.

    tekrar etmekte fayda var iklimler hariç.
  • filmleri hakkındaki yorumlar için "bu benim niye aklıma gelmedi" diyor olabilir aslında. tarkovski'ye göre bu abes bir durum değil. bir röportajında benzer bir durumda bahseder çünkü.

    tarkovski, bir fabrikadaki işçi kulübünün düzenlediği bir etkinliğe katılmış. orada uzun uzun film tartışırken, salonu temizlemek için bekleyen hademe içeri girmiş ve "bu kadar uzun uzun neyi tartışıyorsunuz? filmin anlatmak istediği gayet açık" demiş. tarkovski de filmin (zerkalo) ne anlattığını sorunca, "yaşamını idame ettiren adam, ölüme sürüklendiğini fark ettiği anda yakınlarına ve sevdiklerine karşı sergilediği tüm o kaba ve kötü şeyleri anımsadı birden. bu durum onu çok rahatsız etti ve bağışlanmak istedi. ama artık çok geçti" diye cevaplamış.

    tarkovski bu cevabı şöyle yorumluyor: "filmin bu şekilde yorumlanışı daha önce aklıma gelmemişti. bunun üzerine biraz düşününce, kadının filme bakışının diğer herkesten daha doğru olduğunu gördüm."

    yani adam kendi filminin doğru yorumlanışını, bir başkasından, üstelik sinema ve sanat konusunda yetkin olmayan birinden görebilmiş. nuri bilge ceylan da filmleri hakkındaki yorumları okuyorsa "evet aslında ben böyle düşünmemiştim, ama bu doğru bir bakış açısı" deme ihtimali vardır.

    merak edenler için ilgili videonun tamamı şurada: https://youtu.be/o6zztroev4k

    söz konusu kısım 14:38'de başlıyor.
  • vaktiyle, fransa'da çıkan n.b.c toplu dvd setinin içindeki kitaba isabelle huppert'in yazmış olduğu önsöz.

    ''nuri bilge'yi ve onun iç dünyasını iklimler filmiyle keşfettim. hani derler ya, adeta gözümü açtı. bunca heyecanla bir arada bunca derinlik, sürekli bi' gerilim... sinemanın çoğu zaman darlığını çektiği zamandan vazgeçmeksizin

    geçen zaman ve geçen bizler, havanın durumu, kaybettiğimiz zaman; nuri bilge zamanı filme almayı biliyor, kendine zaman tanıyor; bir yandan ülkesini filme alırken- bu onun ülkesi, bizimki de olabilirdi - bekleyişi, boşluğu, düşüncelerin kargaşasını, büyük evrensel çatışmaları filme almayı biliyor. bilinmedik bir türkiye'ye aşina hale geliyoruz. eşsiz, fakat buranın sakinleri bize tuhaf derecede benziyor.

    nuri bilge'nin filmlerinde, kişilerin her biriyle her an, bütünüyle birlikte oluyoruz.o kişiyi filme aldığı açı, kadraj ve ışık , düşüncelerine , karışıklığına, kırılganlığına, insan olma durumuna daldırıyor bizi. o kişiyle yekvücut oluyoruz. eğer sokakta yürüyen bir adamı filme alırsa, mesela uzak filminde olduğu gibi, o adamla, o sokakta, onun ritminde ve onun düşünceleriyle oluyoruz gerçekten. dayatılan yapay bi' zamanda olmuyoruz, yaşamın zamanında oluyoruz. melankoli var, nefs hazları var, bazen de tehlike var; eli kulağında bir felaketin kıyısında gibi, içinizi kat eden karanlık güçlere sürekli kulak kesilmiş gibi.

    akıldışını anlatma kapasitesiyle sinemanın belki de dillerin en yetkini olduğu fikrini aşikar kılıyor bize. kelimelerin bir duyguyu, bir niyeti belirginleştirmekte, anlaşılır kılmada bazen kifayetsiz kaldığı yerde, basiretle ilerleyen kendinden emin bir kör gibi, sinema var.

    nuri bilge sinemanın bu mutlak gücünü anlamış.

    cannes film festivali'nde onunla jüri üyeliği deneyimini paylaşma ayrıcalığını yaşadım. onu dinlemek her an hoşuma gitti. nietzsche'nin , ''tarih bilgiyle değil hayal gücüyle yazılır.'' sözünü zikrettiğini duymak hoşuma gitti. picasso'nun deyişiyle, gördüğünden ziyade düşündüklerini filme alanlara bir minnet ifadesiydi elbette. içindeki derin inanç kuşkusuz bu. filmleri de zaten buna tanıklık ediyor.''

    not: copy paste değil el emeği
  • ulkesinin guzelligine ve yalnizligina vurgu yaparak, "omru kisalan dunyamizda alip basini gitmis olan acliga" gonderme yapmis, turkiyenin bu konulardaki sessizligini bozmus, bu vesileyle benzer konumda olup da havadan sudan guzelliklerden bahsetmekle zaman harcayanlari utandirmis insan.

    dur bir dakka, sunu bir tekrarlayalim: dunya bok icindeyken guzelliklerden bahseden baskalarinin aksine, ulkesinin yalniz ve guzel oldugunu soylemekle ulkesinin negatif bir yonunu vurguladigini dusunenler tarafindan elestirilmesi baskalari tarafindan kontra-elestirilmis.

    bismillahiohlordsweetjesuslordrahmanirrahim diyerek buradaki celiskileri ayiklamaya girismek yerine daha muhim bir konuya gecelim:

    yurtdisindaki her insan mutemadiyen milletini temsil etmekle gorevli yari-resmi bir pozisyonda degildir [yurtdisi da birey icin goreceli bir kavram]. nuri bilge efendi cannesa turk devlet sanatcilari konseyinin icazetiyle degil bileginin hakkiyla katildigi gibi kendisi buyukelci, askeri atese yahut viyanada baloya yeniceri kiyafetiyle katilip ilgi odagi olan mustafa kemal de degildir. ve cannes da, yunan juri uyelerinin 50 senedir kibrisli rumlara tam puan verdigi, makedonyali sanatcilarin yemegine sap karistirdiklari bir civik sovenist eurovizyon bozmasi yarisma degil. isin asli dunyanin geri kalani oyle degil.

    oyle bir hava var ki mesleki basarisindan oturu bir yerlere gelmis bir insana 15 saniyeligine mikrofon uzatinca adam illa turkiye kultur ve turizm elcisi kimligine burunecek (daha kotusu bm genel sekterligine soyunup dunyadaki acliktan bahsetmesi beklenecek), salt turkiye hakkinda dedikleri didik didik edilecek. "turk yonetmen odul aldi", "turk bilimadami ergenekon donergecini buldu" gibi kliseler senelerce kafalara kazininca beklentiler de bu kisirdonguye giriyor.

    herkes amerikali, ingiliz degil; ufak, onemsiz veya nufusuna kiyasla populer kulture katkisi sinirli olan yerlerde isin icine bir miktar milli gururun girmesi kacinilmaz. lakin bizim durumumuz iyice abartili zira ek olarak yurtdisindaki negatif imajdan oturu (ki bunun da buyutulmesi kolaydir herseye o acidan yaklasilirsa, ilkogretimimiz sagolsun) duyulan bir kendine guvensizlik var; kabullenilmek, sevilmek, kucaklanmak istiyor adam, "biz de sizin gibiyiz..ama asimile de olmadik tam, gururluyuz yani bir yandan" diyebilmek istiyor.

    bu yuzden de orhan pamuk babasindan bavulundan falan bahsedince bos konusmus oluyor, cunku orhan pamuk edebiyati odullendirilmis bir yazardan once, ilk nobel kazanan turktur. o platforma cikip baska bavullu babali konusmalardan arak yaparak duygularini ve hatiralarini anlatacagina, ataturkten bir alinti yapmasi, ulkesi icin bu odulu aldigini soylemesi, antalya otellerindeki yatak kapasitesi artisinin raporlarini sunmasi, basi acik karisiyla opusmesi daha hos karsilanacakti. zira kimse senin sanatinla, bavulunla falan ilgilenmiyor, benim ait oldugum rastgele bir gruba, etikete ovgu yap once.

    nur bilge ceylan yurtdisinda konusacaksa once turk, sonra yonetmen, sonra aile babasi olarak yapmasi lazim bunu, politically correct oncelik siralamasi budur. adamin ilham aldigi yeri ovmesi resmi manifesto statusu kazanacak neredeyse; orada 3 sayfa roportaj verse, transkriptlerini bastirip bizzat basin burolarina elden teslim etse yine de atilacak manset, akilda kalacak 2-3 kelime bellii. (bkz: indirgemecilik)

    isin ironik kismi, uluslararasi sanatcilarin, hem yasam tarzlari hem de icra ettikleri yuzunden tam da bu tip kaliplardan en uzakta yasayanlar olmalari. yurtdisina sikca cikan, karisik bir grupla calisan, baska pazarlara hitap edebilmesi icin ortak insani duygulari isleyen birinin mikrofonu gorur gormez transformers misali 15 saniyede oktay sinanogluna donusup butun konuyu vatan millet cercevesine oturtmasi fazla fantastik bir kurgu. sinanoglu demisken bilimadamlari icin de bu gecerli. dunyanin en evrensel seyi olan matematikle ugrasiyorsun, ne bileyim cernde calisiyorsun sittin tane ulkeden insanla, sonra odul kazaninca en on plana cikacak sey ulkeni nasil betimledigin, nasil tanittigin, vs. yahu ben orada 2 saat tesekkur konferansi versem, panel duzenlesem aklima gelmez; projelerimden, ailemden falan bahsederim, vakit kalirsa bavullarimi cikarir gosteririm.
  • oyuncu yönetimi konusunda sıradışı bir yeteneğe sahip. bunun önemli bir kısmını doğru oyuncu seçimine, daha büyük kısmını ise oyuncuyu, çekim esnasında, ona fark ettirmeden role hazırlayabilmesine borçlu.

    ayrıştığı temel nokta; iyi oyuncuyu değil, rol için doğru oyuncuyu seçiyor olması. "aaa nuri bilge ceylan yavuz bingöl'ü oynattı, ne kadar kötü oyuncu seçimleri var" diye saçmalamanın alemi yok o nedenle. üç maymun'da yavuz bingöl'ün canlandırdığı karakterin hem dış görünüşü, hem doğal tepkileri, bakışları, hatta duruşu bile yavuz bingöl ile örtüşüyor çünkü. ya da hatice aslan'ın cannes'da kırmızı halı üzerinde yürürken kullandığı vücut dili ile filmdeki arasında büyük bir uçurum yok. uzak'ın başrollerinden, kasaba ve mayıs sıkıntısı'nın da oyuncularından biri olan mehmet emin toprak aslında bir oyuncu bile değildi, nuri bilge ceylan'ın yeğeniydi sadece. hiç rol yapamadığının farkında olarak cannes'da ve altın portakalda ödüller aldı, kendisini hiçbir zaman bir oyuncu olarak görmeden öldü. fakat canlandırdığı karakterleri dünya üzerindeki hiçbir aktör ondan daha iyi canlandıramazdı. çünkü kimse seni senden daha iyi oynayamaz. aradaki fark ne kadar büyükse, işin içine rol ne kadar giriyorsa, oyunculuk o kadar kaybediyor nuri bilge ceylan'a göre. mayıs sıkıntısı gibi bir filmde (ki izlediğim en iyi filmlerinden biridir) nuri bilge ceylan'ın annesi ve babası rol aldı örneğin ve tek kelimeyle muhteşem birer performans izledik. muzaffer özdemir de yine tüm bunlara kanıt.

    şimdi bir zamanlar anadolu'da ekibinde yılmaz erdoğan'ı görüyoruz aynı şekilde. kendisini ne tiyatrocu ne de bir sinema adamı olarak hiçbir zaman beğenmesem de eminim ki tam kendisine uygun bir rolde yer alacak ve onun da oyunculuğu zirve yapacak.(evet henüz izlemedim, 1-2 gün içinde izlemeyi planlıyorum. filmden önce nuri bilge ceylan hakkında biraz düşünmüş olmak için yazıyorum bunları da, bunu belirtmezsem tepki geleceğinden eminim artık) yılmaz erdoğan'ın yanı sıra bu sefer çok daha önemli bir kadro var karşımızda; taner birsel, ahmet mümtaz taylan, fırat tanış gibi bilindik ve önemli oyuncular var. eskiden olsa bu oyunculara söz geçirmesi o kadar kolay olmayabilirdi belki, alışık oldukları bir sinema anlayışı değil çünkü. fakat artık nuri bilge ceylan tüm dünyaya ismini ezberletmiş bir yönetmen ve sette de ipler tamamen onun elinde olsa gerek. yılmaz erdoğan'ın film hakkındaki bir röportajında da dinlemiştim; "artık yeter, ne yapmamı istiyorsun" demek istediği anlar olmuş.

    oyuncu yönetimi konusunda ise yine ilginç yöntemleri var. örneğin üç maymun'da bir sahne vardı, izleyenler hatırlar; evin çocuğu dayak yemiş, ağzı gözü kan içinde eve gelmiş, gizlice odasına geçiyor. annesi durumu fark ediyor, peşinden gidiyor. kapıyı açmasıyla birlikte kapkaranlık odaya dışarıdan gelen ışık çocuğun kanlar içerisindeki yüzüne düşüyor. her şeyiyle bu sahne ve özellikle çocuğun oradaki bakışı filme dair akılda kalan en net sahnelerdendir. işte o çocuğu canlandıran oyuncu (ismini de şimdi araştırıp öğrendim; ahmet rıfat sungar) bu sahnenin çekilişini anlatmıştı bir röportajda. bir saniyelik o sahne yüzden fazla tekrarla çekilmiş, nuri bilge ceylan her seferinde farklı bir şey yapmasını isteyerek sahneyi baştan almış ve en sonunda "bu sefer de nasıl istiyorsan öyle bak" diyerek 'öylesine' bir çekim daha yapmış. ahmet rıfat sungar galadan sonra verdiği röportajda, biraz da şaşkınlıkla, çekilen o yüzlerce tekrarın değil de öylesine çekilmiş o son bakışın filmde kullanıldığını söylemişti. bütün o tekrarların aslında oyuncunun kendi bakışını kendi bulabilmesi için hazırlık aşaması olduğunu fark etmiş o da.

    düşünmeye bile üşenen, "diyalog yok yeaaaaa, öyle otuz saniye adam yürüyo ama bişe olmuyo" diyerek sanat filmlerini alaya aldığını zanneden güruh, bir sahne üzerinde bile günlerce uğraşacak kadar kadar sabırlı ve detaycı bir yönetmeni sevmeyecektir doğal olarak. e, sevmesin de zaten. yalnız alınan onca ödülü 3-5 entelektüelin birbirini yağlamasından ibaret sanmak cahilliğine düşmemek gerek. haklı olarak hayranı olduğumuz sean penn'in, robert de niro'nun, uma thurman'ın, jude law'ın, jodie foster'ın, alfonso cuaron'un, natalie portman'ın değerlendirmeleriyle dağıtılıyor bu ödüller. başvuran 1500-2000'e yakın film arasından sadece birinin yönetmenine ve böyle isimlerden kurulu bir jüri tarafından veriliyor cannes'da en iyi yönetmen ödülü ya da jüri büyük ödülü. e, belki sandığın kadar basit değildir bu işler? belki de sen yanılıyorsundur?
  • başlığa girilen 2000 entryden sonra çok fazla bir şey söylemeye gerek yok hakkında. nasıl bir sinema anlayışı olduğuyla alakalı sadece kısa bir röportaj bırakacağım aşağıya.

    - şu an vizyonda sizin filminiz olan uzak ve amerikan sineması olan matrix var. insanlar neden sizin filminize gitmeyi değil de matrix'i tercih ediyorlar ?

    nbc: bu açıklanması kolay bir konu değil tabi ki. amerikan filmlerine gitmeyi çok yorgun olduğum zamanlar ben de seviyorum. çünkü bu tarz, benimki gibi filmler muhakkak daha çok enerji gerektiriyor. ve insanın kendisiyle daha güçlü ilişkileri olması gerekiyor. yani insanın kendi ruhunda bir takım karanlık bölgeleri merak eden bir insan olmasını gerektiriyor biraz. ama günümüzde böyle bir talep fazla değil. insan tam tersine kendi gerçeğinden uzaklaşarak rahat edebiliyor ve böyle bir yol tercih ediyor. yani muhakkak ki su kolay bulduğu yerden akar ki insanlar sinemaya uzaklaşmak için unutmak için gidiyorlar. bir şeyler öğrenmek için değil. hatta eskiden ağlamak için gidilirdi gülmek için değil. şimdi tam tersi, yani çok değişti zaman. eskiden bergman'ın ağır, hüzünlü, karamsar filmleri burada gösterime girerdi, şimdi böyle bir şey mümkün değil, zannetmiyorum.

    2003, tv8 uzak film röportajı

    nuri bilge ceylan'ın nasıl bir film anlayışı olduğunu ve neden böyle filmler çektiğini merak edenler için çok açıklayıcı bir paragraf olduğunu düşünüyorum.
  • sosyal medyada yer yer "ses çıkarmadığı için" yerilen yönetmen.

    işin komik yanı, baya görgülü bilgili insanlar laf atıyorlar. bana tamamen dikkat çekmek için yapılan yersiz hareketler gibi geliyor. hayır, bildiğim kadarıyla üstadın "yalnız ve güzel ülkem" haricinde sözlü, yazılı herhangi bir konu hakkında herhangi bir isyan, bir itirazda bulunmuşluğu da yok. yani adamın hali hazırda olup bitene ses çıkarmaması, şu ana kadarki çizgisiyle ters düşen bir durum değil.

    eleştiri, illa cumhuriyet gazetesi yazarı gibi boyuna birilerine sallamakla eşdeğer bir şey değil.

    bu adamın mevcut sistem eleştirisini izlemek isteyen, açsın ahlat ağacı filminde sinan'ın polis olan arkadaşıyla yaptığı telefon görüşmesini izlesin. ben daha gerçekçi, daha net bir eleştiri görmedim. ki açıkçası kendi çizgisi için o sahneyi de aşırı politik bulmuştum. aynı sahnede gezi'ye de laf çakıldı, işsiz gençlerin polis olmak zorunda kaldıkları düzene de çakıldı, bunu normalleştirip lümpenleşen topluma da giydirildi. ben en azından bu sahneyi böyle okumuştum.
    ekonomik sıkıntı izlemek isteyen, birkaç saniyelik piyangocu sahnesini izlesin. "aslında bir 250 tl benim bütün sorunlarımı çözer" cümlesi öylesine atılmış bir replik değil. hani bir sinemacı daha ne yapabilir, illa didaktik müjdat gezen ve tayfası oyunu sergileyip kör göze parmak mı soksun adam? bu arada toplumcu dertleri de olmayabilir ama filmlerinde görüyoruz ki var. adam twit atmıyor diye "sırtını kültür bakanlığına yasladı tabii, ondan ses etmiyor" falan deniyor. yani bu kadar mı niyet okunur; ben mi çok safım, yoksa sürekli birilerini işaret eden parmaklar mı çok akıllı, çözemedim.

    herkes sizin gibi, benim gibi birilerine parmak sallamak, ateş püskürmek zorunda değil.