şükela:  tümü | bugün
  • merkezinde high street üzerinde tam the university church of queen mary the virgin'in karşısında otobüsten inince ambale olacağınız şehirdir. fotoğraflardan görmek, "vay anasını herifler yapmış, ne güzel şehir" demek cidden aynı etkiyi yapmıyor. otobüsten inip kafayı kaldırınca bir 5-10 saniye hareket edemiyor insan. high street dediğimiz de bir yarım-bir kilometre bir yer zaten. baştan başa ihtiyacınız olan her türlü mağaza, yemek, birkaç university of oxford koleji, hediyelik eşya dükkanı gibi şeyler bu cadde ve hemen yukarısındaki cornmarket street üzerinde. aynı caddenin tam ters yönüne doğru gidip köprüden daldınız mı çok daha upuzun bir cadde olan cowley road'a giriyorsunuz ki asıl yeme-içme-eğlence kültürü burada. farklı farklı ülke ve kültürlerin restoranları, çeşitli gece kulüpleri ve pubların çoğu burada. yani uzun süre orada yaşayacak olsanız ve öğrenciyseniz en çok vakit geçireceğiniz cadde olur sanırım.

    şehir dediğime de bakmayın, teknik olarak şehir ama başından başına iki saat yürüyüp yol üstünde görmek isteyebileceğin her şeye denk gelirsin. ciddi ciddi gezmek ve görmeye değer her şeyi görmek için bir ay falan kalman lazım, ki ain't nobody got time fo dat. ortalama bir turist gezisi için bence en az üç gün gerekiyor. bir hafta sonu gidip blenheim palace* mümkünse sabah erken bir saatte görüp, öğleden sonra döneceksin, ki yine tam gezemezsin ama minimum diyorum. giriş kapanmadan christ church'ü gezmek efsane olacaktır. harry potter'daki tüm tarihi bina ve dekorlar tanıdık gelecek. bakın tamamen orada çekildi demiyorum. bir tek yemekhane sahnesi, biraz efektler de eklenerek oluşturuldu burada ve radcliffe camera'da, ama mimari özelliklerin hepsi buradan çalıntı. şehrin her yerindeki hediyelik eşya dükkanlarındaki çeşitli objeler de harry potter geyiklerinin ekmeğini çok yiyorlar. ama şehir bundan çok daha fazlası, ama önce bir christ church'ü bitirelim. hafta içi bu "kolej" ziyaretçilere saat 4-4:30 gibi kapanıyor. iş için gittiyseniz hafta sonu öğleden önce falan gidebiliyorsanız gidin. ziyaret edilecek çoğu tarihi yer zaten 4-5 arası bir saatte kapanıyor, ama bu avrupa'ya özgü bir olay zaten ve burada da geçerli. istanbul'da alıştığımız günlük hayat tabii ki burada yok. çoğu mekan, mağaza, restoran saat 7 olmadan kapanıyor. publarla başbaşa kalıyorsun, bir de arada kfc, mc donalds, bir de sağda solda döner satan seyyar minibüslü faslıların mekanları falan açık oluyor gecenin körüne kadar. pubların çoğunda da yemek servisi (patates kızartması dahi dahil) 7:30 gibi kapanıyor. aşağı yukarı hepsinin internet sitesi var. hangi saatler arasında yemek olduğunu öğrenip giderseniz aç kalmazsınız.

    her şey çok çok çok pahalı. özellikle meşhur university of oxford'ın ve tarihi yapısının -haklı olarak- ekmeğini yiyen bir şehir. bütçeniz çok geniş değilse yürüyün, arada beleş etkinliklerin içine dalın derim. gerçekten ailenizi ve arkadaşlarınızı mutlu edebilecek kadar -ufak tefek de olsa- hediyelik eşya alabilecek olsaydınız zaten para babası olurdunuz ve şehri görür görmez oraya yerleşirdiniz. o kadar pahalı. eğer illa ki taşınacaksanız şehir merkezinde yaşamayı hayal bile etmeyin. üniversiteye ait, daha hesaplı olması beklenen on metrekarelik odanın aylık kirası türk parasıyla 5500-6000 lira civarına denk geliyor merkezde, ve tuvaletler, duşlar falan ortak kullanım. gerisini siz düşünün. ne yaparsanız yapın yoldan taksi çevirmeyin. eşek yüküyle para ödersiniz. yürüme mesafesi 15 dakikalık yola 30 küsür pound veren arkadaşlarım var. sağda solda legit birkaç taksi durağının numarasını bir yere kaydedin. ilginç şekilde ucuz. bir yirmi kilometrelik mesafede 8-9 pound tutuyor. yani aşağı yukarı istanbul taksisi fiyatı. şehrin pahalılığı düşünülürse çok uygun. normal bir saatteyseniz her yer birbirine yakın ve herhangi bir yeri bulmak çok kolay. işinizi gücünüzü yürüyerek halledebilirsiniz. hava güzelse 2 saatlik yürüyüş sırasında gördüğünüz doğa ve kültür dahi ek bir değer katar. yükünüz falan varsa da otobüse atlayıp gidin. burasıyla karşılaştırınca o da pahalı gerçi.

    londra'dan otobüsle 2 saat, trenle 1.5 saat sürüyor. şehrin ortasından otobüs ya da tren durağına yürümek de 10-20 dakika arası. thames nehri üzerinde port meadow falan var. çimlik, ormanlık bir yer. oraya gidip yüzebilir, biranızı yudumlayabilirsiniz. içeri dalması merkezden yürüyerek 20-30 dakika. orayı azıcık geçip nehri takip ettikten sonra küçük bir köy gibi bir yere ulaşıyorsunuz. yolda kuğulara bakmayı, ördekleri çağırıp sevmeye çalışmayı ama başarılı olamamayı unutmayın. köye ulaşınca the trout inn diye bir yer var. ortalıkta tavuskuşları falan dolaşıyor. köy falan demeyin, rezervasyonsuz yer bulmanız çok zor ortalama bir günde. fiyatlar el yakıyor. normal bir akşam yemeği size içeceğiyle, vs.siyle kişi başı 50-60 pounda patlar en az. gitmeden önce salaş bir yerde 5-6 pounda karnınızı doyurup orada tavuskuşlarıyla dere manzarası eşliğinde bira keyfi yapabilirsiniz. en mantıklısı yürüyerek gitmek. taksi 10-15 pound civarı tutuyor merkezden, ve gece yürüyerek dönmek -arkadaşlarınızla falansanız güvenli olsa da- ormanın içinden, sıfır* ışıkla geçmeyi gerektiriyor. alkollüyseniz net nehre düşer, ölür, kuğulara ziyafet olursunuz. nehir demişken, londra'da çamur yatağı gibi olan nehri burada tertemiz, capcanlı görmek cidden sevimli bir duygu.

    ingiliz kültürünü bir yarım saat de olsa görmüş olanların bileceği gibi birkaç cilcilli, lüks yer dışında burada da self servis kültürü hakim. yani bir yere gidip "menüyü getirsinler, siparişimi alsınlar" diye beklerseniz çok beklersiniz. mekanların yüzde doksanında kasaya gidip siparişinizi veriyor, parasını ödüyor, kendiniz alıyorsunuz. publarda da bu böyle. bira ve hamburger mi alacaksın? parasını öde, siparişini ver, biranı alıp masana geç, hamburger pişince gelsin. bir belçika olması mümkün değil tabii ama, ülkemizdeki bira kültürü ve çeşitliliği ve hatta var olan farklı biraya ulaşım imkanı düşünüldüğünde onlarca, belki yüzlerce farklı çeşide ulaşmak iyi bir imkan. ortalama bir pubda bir pint* bira 3-4 pound arası. yani aşağı yukarı istanbul'daki barlar, publar gibi, hatta çoğundan ucuz bile denebilir. o fiyata bir de neredeyse tamamı aşırı eski, tarihi ve kültürü emmiş, aklına hayaline gelmeyen tarihi, politik ve edebi şahsiyetlerin takılmış oldukları yerlerde, ingilizlerin ortasında içmek paha biçilmez. insanlar feci sıcak. grup halinde gittiysen herkes yardımcı olmaya çalışıyor, istersen muhabbet açılıyor, ilgilenmezsen salça olan yok. medeniyet var kısaca. futbola gerçekten bayılıyorlar. genci yaşlısı, kadını erkeği maçlar için publara doluşup aralarda sigara içerken tanıdığı tanımadığı insanla muhabbet açıyor. yani yalnız gidilirse de sıkılınmaz. herkes çok kibar. londra böyle değildi mesela. burası biraz daha çeşitliliğe ve dünyanın farklı yerlerinden gelen binlerce turist ve öğrenciye alışık bir şehir. orada ilk gün denk geldiğim, sokakta yaşayan* müzisyenin önünden ne zaman geçtiysem, şarkısını bitirip ayak üstü iki üç dakka muhabbet etmeden bırakmadı. adam doğru düzgün para bile vermişliğim yok. bununla birlikte bir mekana birden fazla kez gidince, oranın düzenli müşterisi değilsen fark ediliyor ve tanınıyorsun. bir sonraki geldiğinde taa üç hafta önce tarif ettiğin siparişini hatırlayıp cidden ilgileniyor, ipliyorlar çoğu yerde. hatta akdeniz mutfağına yönelik, hiçbir türk çalışmayan bir restorana denk gelip oradaki tek tük türk yemekleriyle ilgili menüyü değiştirtmişliğim bile var. "aaa, doğrusu böyle mi oluyordu, bundan sonra öyle yapalım o zaman" dediler direkt ve dönmeden önce bir uğrayım dediğimde hakikaten öyle yapmışlardı. yani genel olarak çok rahatlar. vurdumduymaz denecek kadar rahat bile sayılırlar kültürel meselelerde. ama sigara içilmeyen bir yerde sigaranızı yakarsanız dünyanın en ağır suçunu işlemişsiniz gibi şaşırabilirler. "aman tanrım, ne yapıyorsun" diye uyarırlar sizi. özetle, genel olarak ingiliz insanıyla ilgili "soğuk, artist ingiliz" kalıbı tamamen yalan.

    ben burada kaldığım birkaç ay içinde, orada kalmayacağım da bilinmiş, öğrenilmiş olmasına rağmen gördüğüm sıcaklığı türkiye'nin en rahat yerinde yapsam, "sen ne ayaksın lan deyişik" diye döverler beni. tabii şehre özel kültür ve eğitim seviyesi ortalamasının etkisi de olabilir. ortalama bir pub'da garson olarak çalışan bir kızla tanışmıştım. university of oxford'da antropoloji doktorası falan yapıyordu. hizmet sektöründe çalışan çoğu kişi de öğrenci falan çıkıyor zaten, muhabbetin seviyesinden anlaşılıyor. öyle türklere sorulan salak sorular başlığı altında incelenebilecek muhabbete şahsen hiç rastlamadım, rastlayanı da bilmiyorum. çoğu senden benden iyi biliyor türkiye'yi. çoğu ziyaret etmiş zaten. hatta sadece bir kere gittiğim bir barda iki dakika türkiye muhabbeti yaptığım barmen dönmeden önce "uzun zamandır uğramıyosun, işin gücün mü vardı" deyip bira ısmarladı, iki üç ay sonra kız arkadaşıyla türkiye'ye geldiğinde bir iki yer dolaştırdım.

    alkol olayı önemli olduğu için değiniyorum. oradan devam edeyim. içeride sigara içmek yasak. dışarıda mekanın arazisi dahilinde masa yoksa alkol almak yasak. ve buradaki gibi kaçak göçek olay olmuyor. içemiyorsan içemiyorsun. ortalıkta doğru düzgün polis görmek imkansız. ben toplamda 5 polis gördüysem dişimi kırarım. gecenin körü de olsa en tenha sokakta tek başına dolaşırken tedirgin olmuyorsun. hatta bir kolejin bilmem kaç yüz yıllık duvarına yaslanıp içkini alıp arkadaşlarınla takılabiliyorsun. polis denk gelse bile sorun olmuyor pek, ama pubda içerken kapının önüne sigara içmeye çıkıp içkini de almaya kalkarsan "ı ıh canım" diyorlar. biraz önce bahsettiğim the trout inn, ve clinton'ın "içine çekmediği" iddia edilen turf tavern gibi yerlerin kendilerine ait açık alanları var. hatta o kadar yürümeyim derseniz high street'in ara sokaklarından birinde şehrin en eski pub'ı var, the bear inn. 1200'lerde kurulmuş. onun da dışarıda oturulabilecek yerleri var. buralarda ferah ferah sigara da alkol de alınabilir. özellikle bizim alışkın olduğumuz lager tarzının aksine "ale" olayına girmek gerek. bildiğin biranın asitsiz olanı gibi bir şey. ama özellikle tarihi mekanların belli bir kültürü, meşhur "ale"leri falan var. hepsini denemek lazım gitmişken. mekanda ne bulduysanız deneyin. guinness gibi burada da bulabileceğiniz, meşhur şeyleri ya da heineken gibi "yabancının meşhuru" şeyleri burada da içebilirsiniz. mekanda farklı ne gördüyseniz içiverin. hem diğerleri daha pahalı oluyor vergisi bilmemnesi nedeniyle.

    markette dörtlü paket* bira 4-5 pound arası. yani yine buranın tekel bayisinden %20-50 arası ucuz. yüksek alkollü içecekler daha da ucuz. burada 100-150 liraya alacağın kalitede votkalar, şaraplar 10-15 pound arası değişiyor. sigara çok pahalı. marlboro'nun paketi en son gittiğimde 9 pound'du. çoğu kişi tütün alıp sarıyor. tütün de burada alacağın tütüne göre pahalı ama aşağı yukarı buradaki sigara fiyatına denk geliyor. yazın ortasında sağanak yağmur bastırabilir, ama bu ingiltere ve civarının genel özelliği. gideceğiniz yer çok yakın değilse veya havaya çok çok güvenmiyorsanız yazın ortasında bile şemsiyesiz dolaşmanız aptallık olur. britanya ingilizce'sine alışık değilseniz, ömrünüz boyunca okullarda amerikan ingilizcesi öğrendiyseniz, amerikan dizileri izleyerek büyüdüyseniz kültürü ve dili çok garipseyeceksiniz. sorun sizde değil. cidden çok farklı. ilk gittiğim gün bana "dil öğrenmek için mi geldin" falan dedi tanıştığım çoğu insan, beş dakika sonra "aa, sen ingilizce konuşabiliyomuşsun da aksanın farklıymış sadece" diye alıştılar, ki amerikalılarla konuşurken çoğu şaşırır ne kadar güzel ingilizce'm olduğuna.* tabii bu da oxford'da farklı. londra'nın turizme pek açık olmayan bir semtinde kalmıştım birkaç gün. derdimi anlatana kadar anam ağladı, sonra ben de alıştım ingilizlerle nasıl konuşulacağına. bir harfi bile amerikan aksanıyla söyleseniz söylediğiniz o şeyi hayatlarında hiç duymamış gibi kalakalıyorlar. piçliğine yapıyor gibi de görünmüyorlar, cidden anlamıyorlar. oxford pek öyle değil. tabiri caizse 72 milletten insanı küçücük yere toplayınca herkes herkesi anlıyor. yine de dediğim gibi filmlerde, sağda solda denk gelip "ben anlıyorum" dediğimiz gibi değil. ben de ilk defa gittiğimden şaşırdım. orada olmak farklı bir iletişim seviyesi. özetle siz onları anlasanız onlar sizi anlamayacaklar. bir iki günde alışılıyor.

    gecenin erken saatlerinde bir sürü mekanın kapanmış olduğunu görüp alışveriş yapma ya da sandviç vs. ile karnınızı doyurma amacı taşıyorsanız 12'ye kadar falan açık olan tesco, sainsburry's gibi yerler hayat kurtarıyor. hatta öğrenciyseniz oralar sizin mabediniz olacak. seyyar minibüs şeklindeki yemek şeyleri daha çok faslılar, türkler, vs.ler tarafından işletiliyor ve genelde gece 3-4'e kadar ortalarda dolaşıyorlar. hem tanıdık tat aradığınızda kebaba falan gömülebilir, hem aç kalmaz, hem de tanıdık kültürlerle muhabbet ihtiyacınız olursa iki üç dakika adamlara sarabilirsiniz. evet, onlar da çok sıcak kanlı insanlar ve gördüğüm kadarıyla adam siken tipler de değiller. ben çok takmıyorum ama, özellikle domuz eti gibi takıntılarınız veya inanç sebepli tercihleriniz varsa bu adamlar en yakın dostlarınız, bu besinler en büyük besin kaynaklarınız olacaklar zaten. ayrıca şehrin genelindeki aynı tür veya seviyedeki yerlere göre çok çok ucuzlar.

    son olarak gitmenizi, yapmanızı önerdiğim şeyler:

    yürüyün, bol bol yürüyün. on metrede bir istanbul'un tamamındakini aşan kültür ve tarih var.

    kolejlerin hepsini gezmeye çalışın. bazıları 3-5 pound gibi giriş ücreti istiyor. öğrenciyseniz türkiye'den getirdiğiniz öğrenci kartınız bile indirim için geçerli. ama çoğunu gezmesi beleş. 800 yıllık kampüsten 200 yıllık kampüse kadar çeşit çeşit, tarz tarz kolej var. ayrıca yılın bazı dönemlerinde, özellikle tanıtım zamanlarında paralı olan yerler de beleş oluyor. hiç olmasa "gezip görmek isteyen potansiyel öğrenciyseniz beleş girebilirsiniz" diyorlar. "öyleyim" deyip geçin, kim bilecek. bunların bazı yerlerinde, özellikle her okulun içinde bulunan bazı kilise ve şapellerde fotoğraf çekmek yasak. ortalıkta bir tane bile insan varsa sakın çekmeyin. ortalıkta insan yoksa kimse sizi çevirip "fotoğraf çekmişsin, kameradan gördüm, bunu nasıl yaparsın" demeyecek. çekin gitsin. hatta ziyaretçiye kapalı olan saatlerde bile bu kolejlerin kapısına gelip "kiliseye girip dua edeceğim" deyin, direkt önünüzden çekiliyorlar. gün ve saat fark etmiyor. gecenin köründe de kolej gezicem diye giderseniz en azından bir eşlik ederler "in midir cin midir" diye tabii. özellikle öğrenci yemekhanelerine bakıp harry potter izlenimi edinin. oradaki ciddiyeti, medeniyeti, sörlüğü, baronluğu görün de kendi kültürünüzden utanın.

    magdalen college civarındaki köprünün altından nehir geçiyor. orada kayık kiralayıp yeşilin ve tarihin içinde huşu içinde kürek sallayabilirsiniz, ki bu koleyin bahçeleri de meşhurdur. insan bu doğayı sömürmeden üzerine tarih de koyabilen medeniyete gerçekten imreniyor.

    gidilebilecek queen's lane coffee house diye bir yer var. 1600lü yıllardan kalma. avrupa'nın en eski kafelerinden biri. işletmecisinin türk olduğunu duydum. hatta türk şarapları falan da var, ama genel olarak dünya mutfağı ağırlıklı. yani türk mekanı diye düşünüp gitmeyin. güzel bir yer sadece.

    university parks diye tamamen ağaçlık, yine dere kenarında, koru gibi bir yer var. gez dolaş bitmiyor. bilmiyorsanız haritayla veya en azından telefonla gidin ki çıkışı bulabilesiniz. baştan aşağı yeşil. sincaplı, köprülü, sağda solda çiçekli bir yer. yanınıza yiyecek bir şeyler alıp pişirmesiz piknik yapabilirsiniz. mangal falan olayını düşünmeyin bile. parkın girişinden aşağıya doğru, mansfield road üzerinden devam ederseniz bir on dakika içinde solda bir tarihi mezarlık göreceksiniz. girip dolaşabilirsiniz. hatta orada yaşamaya başlayan öğrenciler sırf ilginçlik olsun diye gecenin bir vakti toplanıp el fenerleriyle mezarlıkta dolaşmaya giderler.

    değinmeye pek gerek görmediğim ama şimdi aklıma gelmişken söyleyeceğim ingl 101: trafik soldan akıyor. yaya geçitleri de gerçek yaya geçidi. ışık falan beklemeyin. yolun başında seni gören araç duruyor ve şaşırmana, teşekkür etmene gerek yok. yolun başında bekleyip trafiği aksatırsan bozulup "geçsene amuğa goduğum" bakışı atıyorlar. şehir küçük de olduğu için bir sürü bisikletli var. bunların da hemen her yerde kendine ait yolları var, olmadığı yerde de araçlar rahatsız etmiyor. her yerde bisiklet kilitlenebilecek zımbırtılardan var. şehrin temel ulaşım araçları ayak ve bisiklet zaten.

    cornmarket street'ten sola dönünce tren istasyonuna ve otobüs duraklarına giden bir yol var. oranın ilk 100-200 metresi irish pub diyarı. sağda solda bir sürü irish pub bulabilirsiniz. geri kalanı iste asian food diyarı. sağda solda onlarca japon, çin, endonezya, vietnam, kore, vs. mutfağı restoranı bulabilirsiniz. bunların aralarında beş-on tane güzel gece kulübü var. kopmaya geldim diyorsanız direkt bu sokağa girin. etrafında ciddi bir yerleşim de yok. gece hayatı anlatıldığı kadar renksiz de değil. özellikle insanların sıcak olması eğlenmek için gelenin gönlünü hoş tutar. bunun dışında bu caddenin ötesi genelde yerleşim merkezi. öğrenci olmayan insanlar falan da genelde bu kısımda yaşıyorlar. buralar biraz daha normal avrupa şehri gibi. yoksa merkeze doğru her yer şatomsu, her yerde kilise çanı, tarih ve güzellik falan var.

    hah, unutmadan, birkaç kuleye tırmanın. herhangi bir tourist info merkezine gelirseniz size kulelerin bulunduğu haritalardan falan verirler zaten. bilmem kaç yüz yıl önce yapılmış kolej veya kilise kulelerinden birine gidip, azıcık sıra bekleyip daracık koridorlardan şehrin merkezine tepeden bakabileceğiniz kulelere çıkabilirsiniz.

    bodlean library'yi gezin. rehberli turlar için rezervasyon yaptırmanız gerekiyor ve fiyatı 7 pound'du birkaç ay önce. kütüphaneyi gezmek için illa ki rehberli tura ihtiyacınız yok, ama rehberli tur size radcliffe camera'yı da gezme imkanı veriyor.

    ashmolean museum hiç fena değil, ama öyle direkt buraya ait, çok "genuine" bir tat almadım ben. zamanınız varsa gezin. bedava zaten.

    the museum of natural history'ye girmek de bedava. orası bence ashmolean'dan daha ilginç.

    the eagle and child'a gidin. açıklamasını yapmama gerek yok. başlığına falan bakın. bira falan normal pub fiyatı, ama karnınızı doyurmak istiyorsanız genel pubların üç-dört katı para ödersiniz. ona dikkat edip gidin. illa ki acıkırsanız içmenizi tamamlayıp çıkışta yol üstündeki soloman's grill'den kebap falan alırsınız. biraz önce bahsettiğim faslı abiler bunlar işte. isim şimdi aklıma geldi.

    e hadi birkaç cümleyle bitireyim. kaleye falan gitmedim açıkçası. port meadow ve civarını tavsiye ederim. christ church meadow o kadar etkileyici olmasa da yol üstündeyse uğranır. akşam da açık. dead man's walk'a da girilebilir. sokak tiyatrosu izlenebilir. kesin nasıl, nerede olduğuna rahatça ulaşabilirsiniz. özellikle lise öğrencileri falan kostümsüz, dekorsuz oynuyorlar klasikleri. ilginç bir deneyim.

    umarım sizler için yeterince kapsamlı bir entry olmuştur. benim hayatımda gördüğüm en güzel şehirlerden ilk üçe girer, hatta çat diye sorsanız birincisi ne diye, muhtemelen oxford derim refleks olarak. imkanı olan herkesin gitmesini tavsiye ederim.
  • şehir adıyla oxfordshire dir.
    üniversitenin hatrına şehir olmuş bi kasabadır aslında.şehir merkezini asıl olarak kolej binaları oluşturur.geriye kalan yerlere de mağazalar serpiştirilmiştir.
    cornmarket street oxford'ta zamanınızın çoğunu geçireceğiniz,şehir merkezine gelince kesin uğrayacağınız caddedir.üzerinde clarendon adında alışveriş merkezi vardır.bunun içinde costa coffee'si olsun gap,zara sı olsun,ayakkabıcısı,gözlükçüsü,teknoloji marketi fln vardır.bana göre westgate alışveriş merkezinden daha gidilesidir.
    sonra bu caddenin üzerinde mcdonald's,burger king,pret a manger,whsmith's,the works fln klasik mağazalar hep buradadır.yemeklerinizi de bu caddede yersiniz para basmıyosanız ve değişik tatlar denemekten korkuyosanız.bu caddeyi kesen george street'te de jamie's italian,gbk,fire&stone,o'neill vb. daha restaurantımsı yerler bulunur.akşamlarınızı geçirebilirsiniz.bi de red lion vardır.öğrenci mekanıdır,ucuzdur,çok kalabalıktır.
    cornmarket street'i ve high street'i kesen covered market var bi de.oxford'a giden herkes gitmeli oraya ben's cookies yemeli en çikolatasından(dikkat edin üzerinize akar ve bağımlılık yapar.kiloyla derdi olanlar uzak dursun. )ve de moo moo's dan milkshake içmeli.
    eğer oxford logolu tshirt arıyosanız heryerde var.ama bence en kalitelileri the university of oxford shop'ta o mağaza da high street'te yine.
    görmeniz gereken yerlere gelince,radcliffe camera onların en ünlü kütüphanesi.zaten farklı bi yapı.ilginç olanıysa kütüphane yerin altındaymış asıl.
    christ church var.harry pottercılar gitmeli.bi kısım sahneler orada çekilmiş.
    st.mary the virgin's church'te kuleye çıkmalısınız.oxford'u bi de tepeden görmek için.sonrasında altındaki cafe'de oturup çay için kek yiyin güzel oluyo.kuleye çıkmak zor ve yorucu çünkü.

    gezilecek yerler hep birbirine yakın olduğu için yürüyün gitsin derim ben ama saatlere dikkat edin.oxford'ta çoğu yer 5-6 arası kapanıyo akşam.müze fln gezecekseniz erken başlayın derim ben.
    bodleian library de yine yakın yerlerden.
    oxford'un botanik bahçesi,pitt rivers museum yine bu civarda.
    ashmolean museum çok ünlüymüş,ben de gittim ama nedense pek ilgi çeken bişi bulamadım.gerçi sanata uzağımdır belki de ondandır.oxford'a 20 dakika uzaklıkta blenheim palace'a gidenler de güzel diyolardı.yine 20 dakika uzaklıkta bicester village var outlet burası.içinde ralph lauren,fred perry,burberry,armani ne ararsan var ve türkiye'yle kıyaslarsak hakkaten baya iyi fiyatlar.
    açsanız ve türk yemeği arıyosanız kötünün iyisi bodrum kebap,headington'da.şaşlık kebaplarını sevebilmiştim en azından.türkçe konuşursunuz hem,gerçi pek sıkıntı olmaz yaz vakti türk çok orada her gün mutlaka türk görürsünüz oxford'ta.

    oxford'ta geceleri de gezmeye seçenek çok. bi caddenin üstünde bridge,kukui,lava var,dans edenler fln eğlenir buralarda.
    taksi tercih edecekseniz de benden size tavsiye cab denen siyah taksilere çok para vereceğinize,telefonla çağrılan private hire car'ları deneyin daha ucuz tarifeleri.
    londra'ya gitmek için de oxford tube, 13 pound gidiş dönüş.saatine uymak zorunda değilsiniz.o yüzden trenden daha iyi.gloucster green denen garlarından binersiniz 15 dakikada bir.
    bu bir mini oxford rehberidir türk milletine armağanım olsun.hatırladıkça editlerim.
    edit: nasıl unuturum punting yapın nehirde.ama çok çevik değilseniz punting niyetiyle gidin ama bisiklete binin.nehre düşebilirsiniz,o koca çubukla bi botu oynatcam diye canınız çıkabilir.şoförü de var punting 'in gerçi.
    yok vazgeçtim imkanınız varsa cambridge' e gidip river cam'de punting yapın.orası daha romantik.
  • sokaklarinda gezinirken yukari dogru bakarsaniz hemen hemen butun kolej binalarinin dis cephesinde yagmur sularinin sicramasini engellemek icin insa edilmis, yaratik seklinde heykelcikler goreceginiz (bkz: gargoyle) greenwhich 'ile 5 dk zaman farki olup tarih ve bilim kokan londra sehri. yaklasik 38 koleji olan oxford universitesi bu sehire yayilmis durumdadir. en cok ziyaret edilen kolejleri ve haklarinda bilinmesi hosunuza gidecek bazi ilginc gercekler ise soyle :

    . all souls : icerisinde hic ogrencisi olmamakla diger butun oxford kolejlerinden farkli bir konumda bu. kabul edilmek oldukca zor olup edilen kisi da otomatikmen akademi uyesi oluyormus.

    . brasenose : 11. yuzyildan kalma kapi tokmagi 1334 yilinda lincolnshire ogrencileri tafafindan caliniyor ve ta ki 1890 yilinda brasenose sirf o kapi tokmagini calan okulu satin alana kadar.

    . christ church :gectigimiz 200 yilda 13 tane ingiliz basbakani cikarmis okul. ayrica 7 tonluk kilise cani her aksam saat 9:05 101 kere calarmis ki bu da eskiden ilkbasta 101 ogrencisi varken bu saatlerde onlarin yatborusu icin cagrilmasindan geliyormus.

    . corpus christi : kurucusu kilise adami bishop richard fox bina tamamlanamadan kor olur ve kolejin ogrenciler kendisine kucuk on bahcede 23 kez tur attirirak oldugundan daha buyuk gozukmesini saglamislar.

    . lincoln : john wesley, john le carréburda okumus.

    . magdalen : oscar wilde ve cs lewis bu kolejde okumus unlu yazarlardan

    . merton : eger yazin ziyaret etmeyi dusunuyorsaniz, bahcesinde shakespeare oyunlari olabilyormus o zamalar arastirilip gidilebilir. ayrica icini gezme sansiniz olursa kutuphanede bazi kitaplar halen zincirlenmis bir sekilde duruyor, dunyanin bilgiye ac oldugu orta cag zamanlarinda hirsizligi onlemek icin alinmis bir onlemmis bu. dunyaca unlu yazar j. r. r. tolkien da burda okumus. romanlarindaki konularini belki burdaki kitaplardan esinlenerek yaratmistir :)

    . new : hugh grant, virginia woolf, john fowles burda okumus unlu insanlar arasinda. kolejin bir kismi veba yuzunden olenlerin mezari uzerinde bulunuyormus.

    . oriel : kiz ogrencileri kabul eden son oxford kolejiymis. zaten 13. yy da ilk koleji insa edilen oxford universitesi 1878'e kadar hic kiz ogrenci kabul etmemis. daha sonra 1920 de onlari diplomalariyla odullendirmis.

    . st. john's : tony blair de burda okumus.
  • ashmolean museumu ziyaret ettiğinizde ingiliz arkeologlarin başta turkiye olmak üzere yunanistan, italya ve misir'i nasil yagmaladiklarini görüyorsunuz.

    ayni etkinin daha siddetlisi icin
    (bkz: the british museum)
    (bkz: louvre muzesi)
  • (bkz: #45586188) no lu entrymde hakkinda ozet gectigim sehirdir.

    biraz daha detaya girecek olursak,

    sehirde ulasim;

    sehirde toplu tasima olarak yalnizca otobus calisir, underground sistemi yoktur. otobusler avrupanin bircok sehrinde oldugu gibi dakiktir ve tek yon gidisler 1-2 pound arasinda oynamaktadir. turist olarak geliyorsaniz otobus kullanmanizi gerektirecek bir mesafe yoktur merkezde. avrupanin bir cok sehrinde severek kullandigimiz city bike lar malesef burda yoktur. ya bisiklet kiralarsiniz ya da yuruye yuruye gezersiniz.

    sehirde yemek;

    bu konuda pek bi tavsiyem olamicak zira benim de yasadigim yer pek oxford merkezi sayilmaz.* fakat onceki entry lede belirtildigi uzere cowley road uzerinde yunan, turk, ispanyol mutfaklarini bulmak mumkundur. bunlar haricinde high street, george street, oxford castle ın bulundugu bölge ve jericho bolgesinde damak tadiniza uygun restoran bulabilirsiniz. fast food arayanlar icin, burger king, kfc ve (bkz: mcdonalds ile birlikte itsu cornmarket street uzerindedir. yine goerge street uzerinde kebab kid ısimli bir turk fast food dukkani vardir.

    muzeler parklar;

    gittigim uc muzeden baslayayayim. birincisi museum of the history of science oxford. broad streette bulunmaktadir ve uc kattan olusmaktadir. ortacagdan kalma yaklasik 18bin adet parcayi barindirmaktadir. vaktiniz varsa bi gezin derim.

    ıkincisi ashmolean museum. beaumont street uzerinde bulunmakta. dunyanin ilk universite muzesi. prehistorik donemlerden gunumuze dek toplanmis parcalari bulmak mumkun. degisik zamanlarda degisik galerilere ev sahipligi yapmakta. ust katinda terasta bir restoran bulunmaktadir.

    ucuncusu pitt rivers museum. south parks road da bulunmakta. arkeoloji ve antropoloji muzesidir ve gunumuzde 500bin in uzerinde parcaya sahiptir.

    unutmadam soyleyeyim, yilin belli donemlerinde muze gecesi yapilmaktadir ve bu muzelere giris ucretsizdir. hatta pitt rivers muzesinde guzel de bir konser yakalayabilirsiniz.

    parklar konusunda ingilterenin genelinde oldugu gibi burda da yemyesil devasa parklar bulunmaktadır. christ church meadow, port meadow ve university parks bunlardan bazıları.

    gunubirlik bi gezi planı planlıyorsanız, cornmarket civarında gezinize baslayabilirsiniz. buradan high street e geçip oradan radcliffe camera, university church of st mary's, bir şekilde girme imkanınız varsa bodleian library yi görün. christ church te, harry potter ın arkadaslarıyla yemek yedigi ve su an halen universite ogrencileri tarafından yemekhane olarak kullanılan yeri görün. bridge of sighs, sehrin simgelerinden biri. iki koleji birbirine baglayan bu kopru venedikte aynı isimli kopruye benzemektedir. high street ten asagı dogru inip oxford universitesi kolejlerine girebilirsiniz, daha sonra christ church meadow parkına gidip hava guzelse kano kiralayıp park kenarındaki nehirde gezin. hala vaktiniz kaldıysa, oxford un bana gore cok bilinmeyen bölgesi jericho ya gidin ve devam edip port meadow a geçin, park kenarındaki kafelerden birinde takılın. bunlar dısında harry potter filminin bazı sahneleri bu sehirde cekilmistir, kısa bi arastırma ile bu mekanlar bulunabilir.

    alısveris;

    westgate'e gidebilirsiniz. cornmarket uzerinde ise saglı sollu bir kac magaza bulunmakta ve bu caddeden westgate e cıkan yolsa ise bi işhanı tarzında magazaların oldugu bi bolge bulunmakta. bunlar dısında oxford a gelmisken illa alısveris yapıcam diye tutturursanız bana kalırsa bicester village a gitmenizi öneririm. birçok ünlü magazanın outletleri buradadır.

    publar, gece hayatı;

    oncelikle her kose basında pub bulmak mümkün. cowley road, george street, jericho ve broad street uzerinde guzel publar bulmak mumkun. sevdigim bir kac pub ı sıralayacak olursak, ilki the varsity club. high street uzerinde lloyds bank in 50mt asagısında solda kalmakta. kokteylleri cok cok guzeldir, bir aksam ustu terasına cıkıp gunesi batırmak farzdır.

    http://tvcoxford.co.uk/theroof/

    malmaison hotelinin teras barını görün diyebilirim. ucuncu olarak cowley road da bulunan kazbar isimli spanish pub. jericho'da bulunan freud da gidilebilecek publardan. freud isimli barı dısardan tanıyamayabilirsiniz zira eski bir kiliseden donusturulmus bir pubdır, ilginc bi yer. bu favori dort mekanım dısında, turf tavern i önerebilirim, zaten oxford ile ilgili yazılmıs yazıları okudugunuzda muhtemelen kendisiyle karsılasacaksınız. bu saydıgım publar sonrasında diger pubları keşfe cıkabilirsiniz.

    gece hayatı olarak ise vasat bir şehir. gidilebilecek yerler; bridge, lava, camera, maxwell s ve konserler icin ise o2 academy.
  • adaya geldiğimde ilk gittiğim yerlerden biri olmasından dolayı mıdır nedir, bristol ile birlikte gitmekten hiçbir zaman sıkılmayacağım şehirlerden biri. aslında şehircik. buradaki bazı publarda içkisini içerken kitap okuyan insanlar görebilirsiniz. kafanızdaki aristokrat ingiliz imajına uygun tipler de boldur, özellikle de oxford may day zamanı giderseniz. yeni öğrencilerin geldiği ve turist akınının olduğu temmuz-ekim-ocak ayları dışında daha rahat yaşanabilir gibi geliyor bana. birçok ingiliz şehrinde olduğu gibi oxford'da da parklar boldur. biraz şehir dışına çıkarsanız bu parkların yerini daha sık ağaçlı ormanlar, korular alır. özellikle havanın güzel olduğu zamanlarda yürümek büyük keyif. istanbul'da çük kadar park için bir aydır verilen mücadeleye bakınca laz müteahhitlerin ve diktatör bozması siyasetçilerin olmadığı yerlerde hayat ne güzel diye koşup coşabilirsiniz. yine sosyal mesaj vererek sonuna geldiğimiz bir entryde görüşmek dileğiyle..
  • bizden bir balıkçı da bu okulu okudu.
    ve şöyle dedi;

    ''ben oxford'da bana dört yılda öğretilenleri unutmak için bir dört yıl daha harcadım'' *
  • bizim hoca bunu ingiliz aksanıyla bir telaffuz ediyor... biz sınıfça ağlıyoruz. öksfürd mi diyeyim oöksfırd mı bilemedim. ingiliz olsaydım keşke. çok havalı olurdum ben. asil olurdum. ama hep kısmet. harii pottaa çemçüğü bile benden daha havalı:(
  • ingiltere'nin güzel şehirlerinden biri. buram buram avrupa ve tarih kokar oxford. tam bir avrupa kentidir. yeniye ve çirkin betonlaşmaya dair tek bir yapı göremezsiniz, en azından ben görmedim.

    daracık sokakları var oxford'un. bilhassa yalnız başınıza yürüyüş yapmak güzeldir. gittiğimde kendimi hogwarts'ta falan hissetmiştim. yeşili güzel oxford'un, grisi bile bir ayrı güzel. türkiye'nin grisine benzemiyor. hele bir de yağmursuz güneşli bir güne geldiyseniz o kadar keyiflidir ki yürüyüş yapmak bu şehirde, zaten küçük bir yer.

    londra, mesela, deli bir şehir. kendilerini atlılar kovalıyormuş gibi hareket ediyor insanlar (hoş onun da kendine has bir güzelliği var), oxford ise sakin, dingin, huzurlu bir şehir. hani istanbul'un anadolu yakası'nda yaşayıp avrupa yakası'nda çalışma geyiği ve hayalleri vardır ya bizde, ingiltere'de de londra'da yaşayıp oxford'a kısa ziyaretlerde bulunmak güzel olurdu herhalde.

    ya her şeyi geçtim de ingiltere çogzel.
  • doğrudan ibrahim tatlısesi hatırlatan şehir, üniversite vs.