şükela:  tümü | bugün
  • "roma vatandaşıyım" anlamında kullanılmaktadır bu cümlecik. o vakitlerde işler bir miktar farklı işlediği için, vatandaş statüsüne sahip olmak büyük bir ayrıcalık sayılmakta ve büyük yetkilere zemin hazırlamakta idi. bu yüzden vatandaş olan adamlar (sadece erkekler vatandaş olabiliyor, hatırlayalım) bu özelliği günde belki beş on kez birbirlerinin ve socii'nin (müttefik ülkeler ya da provincialardaki halk) kafasına kakmakta, her okkazyonda bu cümleyi fütursuzca sarfetmekten çekinmemekteydiler. kısaca bu cümle her olguyu nedenselleştirmek için kullanılabilmektedir, mantıklı olması gerekmez.
  • amerikaya sirf ve sadece yavrulamaya giden ve biricik yavrularinin amerikan pasaportuna sahip olmasini amac edinmis disi yaratiklari gorunce
    gunumuzdeki versiyonun i am an american olduguna suphe etmedigim tumce.
  • "ventris septimus" eklenince abe biz yedi göbek romanız anlamına gelen böbür cümlesi
  • günümüzde "i am an american" sözüne denk geldiği doğrudur, yerinde bir tespittir. böyle bir mizansene çok rastlıyoruz filmlerde. adamı tutukluyorlar, "siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?" diye dikleniyor. ya da adını ilk defa duyduğumuz afrika ülkesinde amerikalı olduğu öğrenilen turiste farklı muamele oluyor.

    eski roma'da da böyledir. türlü romalılık hakları kişinin can güvenliğinin yanında göreceği saygın muamelenin de belirleyicisi olur. "civis romanus" yani "roma vatandaşı" ibaresi kendi başına dururken, sonuna eklenen "sum" (i am), söyleyen kişiyi birden yükseltir. kendisine uygulanan muamele değişir. yaygın anlatılan bir anekdottur, hıristiyanlığın, kilisenin asıl kurucusu olan aziz paulus yine yahudiler tarafından şikâyet edilince, romalı askerler tarafından yakalanıp zincire vurulmuş. bunun üzerine zincirli havari "civis romanus sum" demiş ve askerler de "tamam efendim, baştan deseydiniz ya" diyerek zincirlerini çözmüş. bu kadar etkilidir bu söz.

    bu anekdotu birtakım roma değerlerinin hıristiyanlıkla kaynaşması olarak görenler de vardır. haksız olduklarını sanmıyorum, zira isa'ya atfedilen redde caesari quae sunt caesaris düsturu gibi civis romanus sum da yeni hıristiyanlık decretum'uyla kaynaşmış, iç içe geçmiş, yeni ufuklara yelken açmıştır. incelenirse görülür, bunun yansıması olarak plinius'un traianus'a mektuplarında vs. çok açıkça görürüz ki, roma idaresinin ilk hıristiyanlara yaklaşımı müsamahaya daha yakındır. caesar'ın tanrılığını kabul etmeleri vs. istenir onlardan ya da isa'yı reddetmeleri. bizim eski türk filmlerinde bizans işkencecilerine direnen türk yiğitleri (genelde cüneyt arkın olur) gibi olmazlarmış çoğunlukla. zaten proconsul rütbesine ulaşmış plinius hıristiyanlara nasıl davranacağını öyle bilmez ki, ne yapacağını sorar bir mektubunda. imparator da çok büyük işkenceler önermez, "caesar'ın tanrılığını ve major tanrılarımızı kabul ediyorlarsa bırakın gitsinler" havası hakimdir. ama genel hava ziyadesiyle hıristiyanları tatmin etmiş ki, koca imparatorluğun resmî dinini değiştirebilmişler.

    sözün özü merkezî avrupa'daki kaynaşma -bana bugünkü avrupa birliği'ni anımsatıyor- , civis romanus'a denk düşecek ölçüde avrupa vatandaşlığı, avrupalılık gibi bir bilinç, her daim kendine bir uygulama sahası bulmuştur. http://archive.newsmax.com/…/2003/12/17/02558.shtml linkindeki yazıda da üç aşağı beş yukarı bu neticeye varılır. romalılar nasıl barbar istilalarıyla dövüşmüşse, romalılaşmış hıristiyanlık da avrupa'nın kalbi sayılabilecek viyana'ya kadar ulaşmış olan islâm güçleriyle dövüşmüştür. germenleri yani almanları, bu kaynaşmışlık içinde uzlaşmaz bir tip olarak alırsanız, brinci dünya savaşı'nı da hatta hitler'e karşı ikinci dünya savaşı'nı da aynı gözlükle değerlendirebilirsiniz. bu görünmeyen civis ruhu hıristiyan maskesini de çıkarabilir yeri gelince, sanayi devrimi sonrası "zaten" tümüyle çıkarmış da olabilir. hatta daha ileri gidersek günümüzde yaşayan bir müzeye dönüşerek (nilüfer göle'nin ifadesiydi bu. kendisi tokyo'dan paris'e her dönüşünde müzeye gelmiş gibi hissediyormuş) nafile bir yaşlılık sürecinde, paşa dedesinin tablosu önünde eski günleri yad ediyor da olabilir. civis'i bir ruh olarak düşünün, her çağda farklı bir şekilde merkezî europa'yı korumaya çalışıyor lost'taki jacob gibi. düşmanlar barbarlar, müslümanlar, hitler vs. olabiliyor. gücü yerinde olursa amerikalılara, çinlilere ya da bizim gurbetçilere karşı bile korumaya çalışabilir (itinayla bkz. isviçre minare şeyi).

    ama durumu da iyi görmek gerek. artık vatandaşlık ithali, değer ithali yanında hiçbir anlam taşımıyor. tokyo modernleşmesi, türk modernleşmesi, çin modernleşmesi, hint modernleşmesi ve hatta bazılarınıza garip gelebilir ama iran modernleşmesi gibi yeni hareket ve bereketler, yaşlı avrupa'ya özgü moderenlik tipinin (modernite/@jimi the kewl) black smoke gibi farklı bedenlere nüfuz etmesi olarak yorumlanabilir. urbanitas (kentleşme) veyahut humanitas (insancıllık) gibi birtakım avrupalılık değerleri, rahatlıkla okyanus ötesine taşınabiliyor. taşıyıcılar gönüllü olunca değer ithalinin kat ettiği yol kısalıyor. hâl böyle olunca canı (ruhu) çıkmış beden gibi çöküyor avrupa. ama örneğin onu o eden civis ruhu başka yerlere gidebiliyor ("i am an american" gibi). vatikan'ı bile başka bir yere taşımak zorunda kalabilirler, durum o derece sıkıntılı.

    şimdi soru şu: yaşlı avrupa kendi jacob'ını bulabilecek mi? avrupa lost mu? yoksa bütün bunlar, evet evet bütün bunlar hurley'in rüyası mı? zaman her şeyin ilacı olduğu kadar, her şeyin de imleyicisi. evet imlemek fiilini seviyorum. magna civitas magna solitudo din kardeşlerim. üsküdar-sirkeci vapurunda bunu daha fazla düşünüyorum, hele sabah erken saatse, ciddiyim. martılar falan, koyu mavi bir hava, nasıl olacak bu işler falan diye düşünüyorum. düşünülecek o kadar çok şey var ki, bazen gözümün önündeki şeyi görmüyorum. bütün bu yaşadıklarım hurley'in rüyası olsa keşke, bitse de gitsek.