şükela:  tümü | bugün
  • parapat kırında kalmak trakya'da duyduğum bir deyim. çok soğuklarda dışarıda kalmak zorunda olmak, hatta mahsur kalmak anlamı taşıyor. şehir içlerine dair değil bu "dışarısı". buradaki kır; kırlık yer, çimenlik, otluk, tarla belki, belki de köyün merası olan yer anlamı taşıyor. özelliği çevresinin açık olması, arkasına sığınıp rüzgardan, soğuktan korunacak bir yere sahip olmayışı ki, trakya'nın orta kısımları bu şekilde düzlük. bu kısım düz olduğu için bir yönden gelen soğuk hava hiçbir engel ile karşılaşmadan dümdüz yayılıyor kıra, onu engelleyecek bir yükselti, bir orman yok buralarda.

    parapat kırının özelliği içinde hiç canlı barındırmaması galiba, mutlak soğuk, yalnızlık, boşluk. donuk, üzerine bastıkça gırç gırç eden bir toprak. bir de bunun saati var, akşamüstü ve gece sabah kadar olan saatler. akşamüstü ise koyu gri gökyüzü. eğer gece ise bulut yok, yıldızlar meydanda ve apayrı güzel. esasında o kadar soğuk olmasının sebebi de bu biraz, yani gündüz bulut varken yeryüzü ısınamamış, bir de üstüne gece olunca bulutlar gitmiş ve toprak uzaya hızla enerji boşaltıyor. o yüzden gitgide soğuyor.

    parapat kırının olmazsa olmazı kuzeyli, hem de çok kuvvetli esen bir rüzgar. güney rüzgarları öyle soğuk olmaz.

    eğer akşamüstü ise renkler gri, donuk, yeni çıkmış buğdayın yeşilliğinde grilik var, tarla ortalarında tek ağaçlar olur hani, onların kahverengi gövdeleri daha bir kara. esasında annem bir tanım yaptı dün gece, biraz da sırf o yüzden yazıyorum bu yazıyı:
    battlestar galactica'nın 4 sezon 11. bölümünü izlediyseniz orada 2000 yıl önce felaket geçirmiş bir dünya görüntüsü var. dün gece bunu seyrederken annem dünyanın o halini görünce "anaaa, o ne be, parapat kırı gibi kalmış dünya." dedi. yani seyrettiyseniz daha iyi anlayabilirsiniz parapat kırının ne olduğunu.

    ayrıca parapat kırı lafını balkanlardan gelen kar ile birlikte trakya yollarında araba içinde mahsur kalan insanlardan da çok duydum küçükken: "bütün gece parapat kırında bekledik. araba kaloriferi olmasa ölceedik valla." artık öyle kışlar pek yok. parapat kırında kalmanın mevsimi belki aralıkta biraz, o da sonlarına doğru, ocak, şubat ve mart. bu ayların geceleri belki hala parapat kırları oluyordur. nisanla birlikte geceleri kurbağa vraklamaları başlayınca artık parapat kırı olmaz.

    bir de trakya'ya olan saygım, sevgim ve coğrafya+atmosferine olan gizemli hayranlığımdan olacak bu parapat kırı ile trakya vampir kültürü'nü bağdaştırıyorum bazen. lüleburgaz'ın kuzeyindeki tatarköy yakınlarında bir çiftlik işleten arkadaşımın yanına gitmiştim. gecenin o ayazında dışarı çıktım bir sigara içmek için. hava kesiyor gerçekten, inekler bile soğuktan dolayı yatmamışlar, kuzey duvarına dayanıp ayakta ve dipdibe duruyorlar. suları çoktan donmuş, burunlarından termal havuzlar gibi buhar çıkıyor. batıya, hamitabat doğalgaz termik santrali'nin aydınlığına doğru bakıyorum. ve evet işte orada, henüz yeni otu çıkmış buğday tarlasının üstünde oynaşan birşeyler var. gözlüğümü takıyorum, evet bunlar vampirler galiba, ayakları yere değmiyor, transilvanya'dan kalkıp balkanlar üzerinden trakya'ya sarkan vampirler. biliyorlar ki o soğukta, o parapat kırında kimsecikler olmaz dışarıda, o yüzden rahat rahat oynuyorlar kendi aralarında. heh ama ben oradayım, onları görüyorum. o an doğanın bir parçasıyım, beni de çevredeki herhangi bir doğal nesne gibi karşılıyorlar. parapat kırını oluşturan elementlerin içinde sırıtmıyorum. o an hayranlık duyduğum doğanın içinde eriyip gidebilirim artık.
  • beton sitelerle dolu kıyılardan içeri girin, sanayi tesisleriyle çevrili anayollardan uzaklaşın. öylesine uzaklaşın ki, kenarda kuytuda kalmış köyleri birbirine bağlayan asfalt yollar bile ardınızda kalsın. aman yanlış yöne gitmeyin — trakya'nın meşe ormanları değil aradığınız. içerilerdeki düzlüklere doğru yol alın. daha fazla yön tarifi beklemeyin, zira palapat kırının coğrafi sınırları yoktur, ve ancak içinden geçerken hissedersiniz palapat kırında olduğunuzu — ve, evet, sadece geçerken, çünkü palapat kırında yaşayan yoktur.

    dört elementten palapat kırının belirleyicisi havadır. rüzgarın kavurduğu ıssız düzlüklerdir palapat kırı — soğuk rüzgarlar kavurucudur, hatta yakıcıdır trakya'da, ve değdiği yerde tıpkı ateşin yaptığı gibi karaya çalan kahverengi izler bırakır, palapat kırının baskın rengi olan. herkes, her şey, antik zamanların trakyalı tanrısı boreas'ın kudretine boyun eğer palapat kırında — nereden, niye geldiği belli olmayan birkaç tuhaf, "fidan" olma çağını geçeli yıllar olmasına rağmen cılız kalmış zavallı ağaçların saçlarının başlarının ürkütücü bir biçimde dağınık olmasının sebebi budur. rüzgar durduğunda, palapat kırında her şey durur — mutlak sessizlik, "doğanın sesi"nin bile olmadığı. karşınıza çıkan küçük göletin suları öylesine hareketsizdir ki, yüzeyinin buz kestiğini sanarsınız — sanmayı bırak, buna inanırsınız, ta ki termometrenin donma derecesinin 10 birim üstünde olduğunu görene kadar. göleti sarmalayan çamlar — ki her dem yeşil olmaları sebebiyle sürekli olarak "yaşam"ı temsil ettiğini düşünüyor olabilirsiniz — bile hareketsiz, soğuk heykellere dönüşürler. kartal kanatlarının gölgeleri bile mevcut değildir palapat kırında.

    şimdi, yazının başında "palapat kırında yaşayan yoktur" dediğim için sorabilirsiniz, "kır çiçeklerini, göç ederken şöyle bir uğrayıveren kuşları da mı yaşayandan saymıyorsun" diye. evet, palapat kırı yalnızca zihinsel bir varoluş biçimi değildir, elle tutabilir, gözle görebilirsiniz. ama palapat kırı yalnızca üç boyutlu düzlemimizde yaşayan bir coğrafi bütünlük de değildir, palapat kırı dördüncü boyutta da varolan bir "mekan"dır. ve ne zaman ki göçmen kuşlar gelir, o zaman artık "orası" palapat kırı değildir; kır çiçeklerinin demeter'in tekrar kızına kavuşmasını kutladıkları, pan'ın yoldaşlarıyla cirit attığı, insanların dionysos'a şükranlarını sunduğu neşeli kırlardır sadece.

    palapat kırı rüzgarın krallığı ve yaşamın sancılı rahmidir. palapat kırı, her yıl kendini tekrarlayan, ama gerçekleştiğini göremeden sönümlenen bir potansiyeldir, yalnız, üzgün, hırçın ve gururlu.