şükela:  tümü | bugün
  • sadece bir kez izlediğim, yıllardır unutamadığım, dvd'sini bulamadığım ve bir kopyasına ulaşmamı sağlayabilecek sinema severe müteşekkir klalacağım, başyapıt.
  • muhteşem bir senaryoya sahip; karakterleri ve sınıfları tamamen farklı iki kişiliğin birbirlerine ürpertiyle yaklaşmaları, rollerin ve toplumsal statünün değişimi, insan ruhunda yatan efendi-köle nin nasıl yana yana durduğu gibi bi takım derinlikli mevzuları ta kökünden tutan, buram buram stil kokan bir de yönetmenliğe ve kusursuz oyunculuklara sahip şık ingiliz filmi...
  • senaryosu harold pinter'a aittir.
  • hadi yine bir joseph losey filmi olan moda dunyasini sonsuza kadar etkilemek disinda pek bir parlaklik gosterememis modesty blaisei cok da ciddiye alamadan izleyip sevmistik. ama british film instituteun "en iyi yuz ingiliz filmi" listesinde hem de ilk onda yer alan bu filmi nasil bu kadar gec farkettim ona yaniyorum ben. joseph losey- dirk bogarde- harold pinter ucgeninin en parlak ortakligindan biri, amerikadan belki de iyiki atilan surgun yonetmeni joseph loseynin en muhtesem parladigi belki de. onayliyoruz, bosuna girmemis cok da saydigimiz british film instituteun ilk onuna.

    boyumdan buyuk konusmak olacak ama, evet 60larda yabanci yonetmenlerin oyun sahasi haline gelmis londra ve ingiltere ile ilgili film cekmek, ingiliz yonetmenler nerelerde ip atlayip uyuyorlardi, ya da zevk sefa pesindelerdi acaba, antonioninin blow upi ve bu* en bir basarili 60lar ingiliz filmleri bence. gelen misafirlere ingiliz bes cayi yaninda bir de ingiliz filmi izletelim de guzelinden bir overdose yapalim diye ingiliz filmi koyuyorum, yonetmen ecnebi cikiveriyor, ama herkes memnun halinden, ses etmeyelim tadini cikaralim belki de.
  • upper class ingiliz ahalisindeki uşak paranoyasının doruğa çıktığı bir tür yukardakiler aşağıdakiler vakası. aslında kimin üstte kimin altta ikamet ettiğinin gittikçe kesinliğini kaybettiği, hatta öneminin de kalmadığı, kafaların bulandığı, gölgeli, siyahlı, beyazlı, tekinsiz, gerilimli, muhteşem dirk bogardlı ve tabi ki mesafeli bir ingiliz filmi. (bkz: sinsi uşak)
  • dan,chris,matt,trevor adlı elemanlardan oluşmuş şiddetle tavsiye ettiğim orchestra adlı mükemmel parçaya sahip olan grup..cells ve jesus says diğer güzel parçaları...
  • alan derinligi, uzun uzun plan sekanslar, zamani yayarak, uzatarak saglanan gerilim (musluk sahnesindeki gibi), aynalarin, yansimalarin, isik ve gölgelerin muhtesem kullanimi... tamam senaryo cok saglam, metin üstüne yazmakla tükenmez bir hazine. ve fakat joseph losey öyle bir yönetmenlik sovu yapiyor ki film boyunca, görmelere seza. yabanci yönetmenlerin cilgin altmislar londrasindaki maceralari arasinda blowup'dan ziyade, repulsion'a daha yakin durmaktadir sanki, alan derinligi olsun, klostrofobik alanda yarattigi gerilimi olsun, biraz da siyah beyaz olmasindan.
  • (bkz: jan van eyck)
    (bkz: arnolfinilerin düğünü)
    ayrıca metin erksan'ın bilhassa oyuncularının yüzlerinin yakın plan çekimleri bakımından oldukça etkilendiğini düşündüğüm pek güzel film.

    senaryo ve psikolojik drama yönünden ise o dönemde hollywood'dan tek bir film bununla aşık atabilir, (bkz: who's afraid of virginia woolf)
  • sadece iki soylu(?)/zengin/efendi ve iki işçi/fakir/köle üzerinden, üstelik genelde tek mekanda (zengin'in evinde) aşağıdakiler ve yukarıdakiler arasındaki çatışmayı çok çok iyi işlemiş bir film. özellikle şimdilerde işçi sınıfına reva görülen (boktan) yaşamı düşünerek izlenince ve o zengin kişi yerine mesela soma holding'in patronları veya rte vs konup film bu şekilde izlenince işçi'nin (yani barrett'in) zengin'e (yani tony'e) ettiklerine/yaptıklarına kızmak zorlaşıyor. gerçi tony mesela nişanlısı gibi uşağına kötü davranmıyor, onu aşağılamıyor, ona değer veriyor vs. ama bir yerden sonra duygularına ve arzularına yenik düşüp barrett'in kardeşine/nişanlısına sulanabiliyor. aslında her ne kadar başta kimin nerede durduğu (tony zengin/efendi, barrett fakir/köle) bariz bir şekilde çizilse de bir süre sonra tüm kimlikler tepetaklak oluyor. barrett kölelikten efendiliğe geçiyor, tony arzularına/duygularına hakim olamadığından ve kölenin oyununa kandığından "efendi"liğini yitiriveriyor. durum öyle bir noktaya geliyor ki efendileşmiş köle, köleleşmiş efendi dersek abartı olacak ama en azından o noktadan düşmüş tony'e kendisine içki hazırlamasını söyleyebiliyor. velhasıl her açıdan dört dörtlük bir film. işçi sınıfının yaşama savaşı için namustan feragat edip cinselliği bunun için kullanmasından (barrett'in nişanlısını tony'e peşkeş çekmesi/nişanlısının böyle bir oyun düzenlemesi) üst sınıfın arzuları için her şeyi yapabilecek olmalarına değin birçok şeye odaklanıyor film. tabi iki üç kez bahsi geçen ormanları kesip şehir yapma projesi de gündemimize cuk oturduğundan gözden/dikkatlerden kaçmıyor.

    öte yandan tony'nin yavaş yavaş sürüklendiği buhran roman polanski'nin repulsion'ını hatırlatmadı desek yalan olur. aynalar, tek mekan, siyah beyaz görüntüler ama bunlardan çok karakterin buhranı ve dramı repulsion'ı hatırlatıyor. gerçi tony, repulsion'daki kadın gibi şizofren değil; ama o noktaya ilerlediği söylenebilir herhalde(?). oyunculuklardan bahsetmeden olmaz. özellikle köle(!) rolündeki dirk bogarte müthişti. ama tony'i canlandıran james fox'ın da ondan geri kalır yanı yoktu bence. femme fatale rolündeki sarah miles da rolünün hakkını vermiş. tony-barrett kadar seyirciyi de baştan çıkarabiliyor. son kertede gerçekten şahane bir film. kendisini gentleman's gentleman şeklinde tanımlayan kölenin gentleman oluşu çok iyi işleniyor.