• "bir kisi bir yere bakiyorsa orada ilgilendigi bir sey vardir. bir kisi bir seye ozellikle bakmiyorsa orada ilgilendigi bir sey kesinlikle vardir."

    tarzinda bir cumlesi vardir freud amcamizin. cok severim. guvenirim ve kendimde test yapip onaylamisligim da vardir...

    simdi hal boyle olunca digerleri de boyledir diyebiliyorum kendimce. kendi kendime. su an olmasa da benim de vaktiyle platonik takildigim birisi vardi.

    karsilasiriz: kafasini one egip yere bakar.
    yan yana yurumek zorunda kaliriz: tam aksi istikamete bakar.
    ayni ortamda bulunuruz: telefonuyla ilgilenir.

    falan filan. n.s.a. bu kiz beni siklemiyor, belli. boyle dusunuruz. ama isin icine freud girince "hatun bana hasta. acilsa da kurtulsa garibim" falan diye dusunup sanki ben ona degil de o bana platonikmis triplerine giriyorum. ortada yanlis bir sey var ama cozemedim.

  • buyuk bir sirketin ust duzey yoneticilerinden biri bir gun new york
    uzerinde balonla dolasmaya cikar. aksilik bu ya, pusulasini asagiya
    dusurur ve kaybolur. inmek icin uygun bir yer ararken bir gokdelenin
    tepesinde sigara icen bir adam gorur ve alcalir. "pardon. ben
    neredeyim acaba?" diye sorar. "yerden 500 feet yukseklikte bir balonun
    icindesin"der adam.
    yonetici sinirlenir: "sen muhendissin degil mi?" diye sorar.
    "evet." der adam. "nereden bildin?" "cunku basim belada ve sana bir
    soru soruyorum. verdigin cevap 100% dogru fakat hic bir isime yaramiyor."
    "sen de yoneticisin degil mi?" "evet sen nereden bildin?" "cunku
    yerden 500 feet yukseklikte bir balonun icinde kaybolmussun. pusulan yok,
    berbat durumdasin. fakat bu simdi benim sucum oldu."

  • modern bankacılık sisteminin kuyumcular sayesinde doğuşu da bunlardan biridir.

    şimdi efendim olaylar şöyle gelişiyor. 17. yüzyıldayız. savaşlar, iç karışıklıklar, hırsızlıklar vs. gibi güvenlik tehditlerinden dolayı, altın sahibi insanlar evlerinde tutup sakladıkları altınların çalınmasından korkuyorlar. bu durumda ne yapmak lazım? güvenli bir yerde saklamak lazım bu altınları ve garantisinin de olması lazım. işte bu dönemde kuyumcular çıkıyor piyasaya ve diyorlar ki; gelip altınınızı bize yatırabilirsiniz. biz kasalarımızda güvenli bir şekilde gözümüz gibi koruruz onları. örneklerle somut bir şekilde anlatmak gerekirse, mesela kanzuk ağamızın çok altını var. çalınabilir diye de endişe ettiğinden gidiyor kuyumcuya veriyor altını saklaması için. yani bir nevi kuyumcunun güvenli olan kasasından bir miktar alan kiralamış oluyor. bunun da ücretini ödüyor. kuyumcu abimiz de bir kağıt çıkarıyor ve yazıyor üstüne: kanzuk ağanın ben de 100 altını vardır. istenildiğinde bu belge ile birlikte gelinip alınabilir. kanzuk ağamız da alıyor bu belgeyi. koyuyor cebine. artık bu belge 100 altın değerinde. kanzuk ağa güzel bir arsa görüp ileride buralar değerlenir diye almak istiyor. arsanın sahibiyle görüşüyor. arsa sahibi 100 altın istiyor. kanzuk ağa tak diye koyuyor tapu gibi 100 altın lira kuyumcuda olduğu belirtilen belgeyi. bunlar da belge imzalıyorlar. arsanın 100 altına satıldığına ve parasının söz konusu belgeyle ödendiğine dair. şimdi arsa sahibi abimiz gidip kuyumcudan 100 altını çekebilir. ama çekmeyebilir de çünkü ne de olsa belge aracılığıyla işini halledebilir. yani yanında altını gezdirip hem kendi güvenliğini hem de altının güvenliğini tehlikeye atacağına o da bir belge düzenleterek işlerini kolaylaştırabilir.

    bir süre sonra insanlar belge ile satın almanın daha kolay, işlevli ve güvenli olduğunu farkedip sürekli belge ile iş yapıyorlar. sonra kuyumcu da bakıyor ki altını almaya gelen kimse yok. adam altınını satmışsa yani kasada duran altınıyla bir mülk almışsa ve altının yeni sahibi de gelmişse, yeni sahibi de genel olarak altını almak yerine, altının orada olduğuna dair yeni bir belge istemişse, altınlar sonsuza kadar kasada kalabilir. yani altınlar kasada yatıyor. bu noktada, kuyumcular hepimizin aklına geleni yapmaya başlıyor. nasıl olsa kasada altınlar duruyor, altını almaya gelen de yok. ben bu altınları borç vermede kullanıp faiziyle geri alıp başkasının altınıyla para kazanabilirim diyorlar.

    bu sırada ben, evlenmek istiyorum ve ev almam lazım. gidiyorum kuyumcuya. kuyumcu kağıda yazıyor: bu şahsın bende 100 altını vardır. yani bana kredi veriyor. ben de bu yüz altını 2 sene sonra 120 altın olarak ödemek üzere faizli borç olarak alıyorum. gidip bu belgeyle de evi alıyorum. bu durumda kuyumcu ne yapabilir. olmayan altını bana satabilir. mesela 10 kişi 100 altın yatırdıysa kuyumcuya, kuyumcu da bunların dışında 1 kişiye daha kredi verebilir, sanki altını varmış gibi çek yazabilir. ancak bu 11 kişinin hepsi de aynı anda altınını almaya gelirse kuyumcu iflas eder. çünkü ekstra 1 kişinin altını yok. olmayan altını sattı yani kuyumcu. böyle böyle, istediği kadar insana faizle altın satıp kendini zengin edebilir kuyumcu. sonsuz bir para arzı yaratmış olur. tek güvence noktası da insanların aynı anda kapıya dayanmaması.

    günümüzde ise bu sonsuz para arzını engellemek için devletler zorunlu rezerv oranı adı altında bir oran koyuyor. örneğin bu oran abd'de %10. yani sizin 10 bin lira paranız varsa. bunu zorunlu rezerv oranı olarak devlete verirsiniz. ve karşılığında 100 bin liralık işlem yapabilirsiniz. yani 10bin liranız olmasına rağmen 100bin liraya kadar kredi ile borç verebilirsiniz. bu durumda müşterilerin yüzde 10'undan bir fazlası (eğer herkese eşit miktarda para verilmişse) bankaya parasını almaya geldiğinde banka iflas eder. bankanın temel güvencesi, insanların yüzde 10'unun birden kapıya dayanmayacağı. kriz söylentileri gibi durumlarda ise bankalar batmasın diye insanların bankadan paralarını çekmelerini engellemek için devlet bankaları tatil edebilir ya da atmlerin elektriğini kesebilir. ufak tefek yanlışlarım olabilir. olabildiğince basit anlatmaya çalıştım.

  • sözlükten bazı arkadaşlarım bilirler, iki tane kızım var, büyüğü sudeniz işte, 7 yaşında.
    evden çıkacağı zaman ne giyeceğine karar vermek için bir on, on beş dakika düşünür. gelir sorar, baba bu oldu mu falan diye. yedi yaşında bir kız çocuğu güzel görünmek istiyor. kimseye kuyruk sallama derdi yok. sevgilisi yok. fingirdeşmeye değil cimnastiğe, yüzmeye falan gidiyor.

    şimdi kızım büyüyor, büyüyecek daha. sürekli büyüyor, kaygılanıyorum. ergenliğinden itibaren maruz kalacağı şerefsizlikleri düşündükçe elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemiyorum. biliyorum, öngörebiliyorum tacizin hangi boyutlarıyla karşılaşma ihtimali olduğunu.

    özgecan' da yedi yaşındaydı bir zaman. çantasında biber gazı taşıyacak kadar tanımıştı içinde yaşadığı ahlakı yüksek, bununla övünen toplumu. olmadı. olamadı. yaşayamadı daha fazla.

    sizler, kadınların gönlü olmasa süslenmez diyenler, sizler dişi köpek kuyruk sallamazsa diyenler, sizler evinde otursaydı ne işi var üniversitede diyenler; hepiniz katilsiniz. hepinizin elinde özgecan'ın kanı var.
    bunu bilin de, yine ne diiyorsanız demeye devam edin.

    benden uzak durun, ailemden uzak durun, sevdiklerimden ve onların ailelerinden.
    inandığınız her neyse belanızı versin. o allah değil bence. sahiden inandığınız bir şey varsa tabii.

  • üniversite, yüksek, askerlik derken...

    3-4 yıllık iş deneyimiyle birlikte kurumsal bir şirkette senior web developer falan olurdu şu yaşıyla. (bkz: alkış)

    iş çıkışı mochasını içer, boş vakitlerinde twitter'da karı-kız kovalar ve her zaman aklında olan kendi şirketini açma hayali toplum baskısı sonrasında yapmak durumunda kaldığı evlilikle biterdi.

    sonrasında ne bileyim... görümce, elti ne boksa işte onların evinde çoluk çocukla beraber beyaz çoraplarıyla bağdaş kurmuş vaziyette çay içerken, acun programlarına katıla katıla gülerdi.