şükela:  tümü | bugün
  • gizli ve aşikâr motivasyon kaynaklarımızla ilgilidir..

    insan genellikle bu iki şeyle ilgili sürekli kendini aldatan ve "düzen" tarafından mütemâdiyen aldatılan bir varlık olduğu için elde ettiği mutluluk elbet naylon olacak.. ne bekliyorduk ki..? plastik çiçeklerin leylâk gibi kokmasını mı..?

    gayet sıradan (?) bir kadınla beraber olmaktan sıkılıp culya rabırts'a meyleden adam, o sıradan kadının sıcacık tebessümünü hiç farketmediği için koca ağızlı culyanın gülümsediği bir fotoğrafı masaüstü resmi yapar bilgisayarına..

    elinde bir kesekağıdı alıçla gelen baba'nın verdiğini oğluna porş alan bir baba verebilir mi..? belki verebilir.. ama aslında hakikatte mutluluk için verilen ne porştur, ne alıç.. arada hiçbir fark kalmadığında mutlulukla ilgili o nüveye ulaştın demektir.. işte o zaman ferrarini satıp uzak asyalara gitmene de gerek kalmaz..

    çünkü mutluluk, sadece hayatın sana verdikleriyle değil senin onlarla ne yaptığınla da ilgilidir..
  • denince akla
    hemen onun adı gelir
    modern insan!!!

    çok geç dostum, her şeyi tükettik, kıçını da parmaklasan yine mutlu olamayacaksın.

    (bkz: modern insan)
  • günümüzün problemi olduğunu düşünüyorum. teknoloji yapıyor belki de bunu bünyelere. o kadar farklı dünyayı gözler önüne seriyor ki, şükretmeyi unutturuyor insana. zaten mutlu olmak da şükretmektir bir yerde. artık daha iyisinde gözü olmamaktır.
  • evvel zaman içinde, mogo adında bir fakir japon vardı. mogo kendi halinde bir taş ustası idi. zavallıcık hayatını kazanmak için güneşin doğuşundan batışına kadar,yağmur demez, fırtına demez, güneş demez boyuna taş kırardı.doğrusu işi çok güçtü ama yine de mogo'nun pek o kadar hayatından şikâyetçi olmaması lâzımdı. çünkü babası, büyükbabası hep taşçıydılar. daha iyi bir hayat görmeyen mogo da taş ustalığını seve seve yapmalıydı.

    mogo, genç ve iri yapılıydı, hastalık nedir bilmezdi, sabahtan akşama kadar çalışması, karnını doyuracak kadar pirinç almasına yetiyordu.bu yüzden birçok arkadaşı onu kıskanıyorlardı bile. çünkü mogo çalışma zamanında çalışıyor, dinlenme zamanı gelince de babasından kalma evine çekilip, dünyanın bütün kötülüklerine arkasını dönerek rahatına bakıyordu.

    bütün bunlara rağmen mogo hayatından memnun değildi. zenginlik ve büyüklük sevdası içini kemiriyor, zaman zaman bir asilzade olarak doğmadığına üzülüyordu.
    bütün boş zamanlarında kendi kendine halinden şikâyet eder, kendisini daha iyi bir seviyeye ulaştırması için tanrı'ya yalvarırdı. bu hal bir gün değil,beş gün değil, aylarca, yıllarca devam etti.
    tanrı, mogo'nun hangi seviyeye gelirse gelsin, daima daha ötesini isteyecek bir yaratılışta olduğunu biliyordu. bununla beraber ona ders vermek için bütün isteklerini yerine getirmeye karar verdi.

    yine sıcak bir gündü. mogo yolun kenarında, kan ter içinde taş kırıyordu. bir ara yoruldu ve kazmasının sapına dayanarak dinlenmeye başladı. o sırada yolun öbür ucundan bir toz bulutu yükseldi. aynı zamanda kulağına sürekli gürültüler gelmeye başladı. toz bulutu yaklaştığı zaman, mogo, tozların arasında son derece süslü üniformalar giyinmiş süvariler görmeye başladı. birçok süvarinin arasında ise hertarafı altın, gümüş ve kıymetli taşlarla işlemeli bir tahtırevan geliyordu. tahtırevanda bir prens vardı.
    mogo artık dayanamadı:
    - ey tanrım, neden ben de bir prens değilim, diye söylendi.
    bunun üzerine
    tanrı:
    - peki, dedi, madem ki prens olmak istiyorsun, o halde ol!
    mogo daha ne olduğunu anlamadan kendisini prens haline gelmiş buldu. sayısız uşakları, askerleri, atları, arabaları, sarayı ve pırıl pırıl işlemeli birsürü elbisesi vardı. ama onun asıl hoşuna giden şey, ahalinin kendisine gösterdiği hürmetti. sokağa çıktığı zaman herkes karşısında iki büklüm eğiliyor,hele eski arkadaşları onu görünce yerlere kapanıyorlardı. bunlardan çok hoşlandığı için mogo her gün sokağa çıkıyordu.

    bu hal uzun müddet mogo'yu eğlendirdi. fakat aradan zaman geçince yine düşünmeye başladı. dünyada kendisinden üstün durumda bulunan birçok prens, birçok kral ve en nihayet de kendi imparatorları mikado vardı. düşündü ki, mikado bile olsa kendisinden üstün başka bir şey daima mevcut olacaktır. bunun üzerine güneşin, her şeyden üstün olduğu aklına geldi. şüphesiz ki o, bütün kralların, mikado'nun, her şeyin üstündeydi. dünyayı ısıtan, hayat veren tek varlık güneşti. o halde en iyisi güneş olmaktı.
    mogo böyle düşününce:
    - ey tanrım, dedi, beni prens yapacağına güneş yapsan olmaz mıydı?
    - güneş mi olmak istiyorsun, dedi tanrı, öyleyse ol!
    ve mogo bir anda güneş oldu.doğrusu gökyüzündeki saltanatının keyfine diyecek yoktu. dünyaya istediği gibi sıcaklık dağıtıyor, ekinleri, meyvaları olgunlaştırıyor, insanları ısıtıyordu.mogo aylarca güneş olmanın keyfini sürdü, sonra günlerden bir gün, uzaklarda bir siyah nokta gördü. bu nokta gitgide büyüdü büyüdü ve simsiyah bir leke gibi kendi ışıklarını önlemeye başladı. bu, buluttu. mogo ne yaptıysa onu yenemedi. nihayet bulutlar güneşin her tarafını kapladı ve şiddetli bir fırtına başladı.
    bunun üzerine mogo:
    - ey tanrım, diye bağırdı, bulut güneşten daha kuvvetli, ben bulut olmak istiyorum.
    tanrı kısaca:- ol! dedi.
    ve mogo bulut oldu.

    güneşten daha kuvvetli olmak demek artık kâinatta her şeyin üstünde olmak demekti. bunu düşünmek zavallı mogo'yu büsbütün deli etti. sevincinden ne yapacağını bilemiyordu. mogo, güneşi istediği zaman ve istediği yerde kapatabildiği için bunun tadını bol bol çıkarmak istedi. tarihin hiçbir devrinde japonya o kadar fırtına, o kadar tayfun ve kasırga görmemişti. kara ve denizdeki felâketlerin haddi hesabı yoktu. ama mogo bütün bunları güneşe karşı kazanılmış bir zafer sayıyor ve gittikçe zulmünü arttırıyordu.

    bu sırada bir gün, mogo gökyüzünde dolaşıp dururken okyanusun kıyısında âbide gibi dikilmiş muazzam bir kayalık gördü. granit bir sütun olan kayalığın binlerce seneden beri mevcut olduğu ve tabiatın her türlü olayına göğüs gerip hiçbirinden müteessir olmadığı aşikârdı. zamanın ve tabiatın bütün tesirlerine karşıkoyan bu muazzam kayalık, nihayet mogo'nun gözüne çarpmıştı. mogo onun bu haşmetli halini görünce ne yapıp yapıp yerinden sökmeyi ve denize fırlatarak dalgaların arasında yok etmeyi kararlaştırdı. çıkan fırtınada sade gök değil, yer de karmakarışık oldu. kayanın kıyısında bulunduğu denizde dağlar gibi dalgalar yükseliyor, fakat bütün dalgalar granit kayanın eteklerine çarptığı zaman parçalanıp kayboluyordu. fırtına üç gün üç gece devam etti. fırtınanın arkasından şiddetli bir kasırga, onun arkasındanbir siklon çıktı. artık evler yıkılıyor, ağaçlar kökünden çıkıyor, nehirler taşıyordu. ama aradan bir hafta geçip de fırtına dindiği zaman, kayanın yine eski haliyle, okyanusun kıyısında durduğunu gördü.

    mogo hırsından küplere biniyordu. demek ki bu kaya kendisinden daha kuvvetliydi.
    hırsla:
    - tanrım, diye bağırdı, kaya benden daha kuvvetli, ben kaya olmak istiyorum.
    - ol! dedi tanrı.

    ve mogo okyanusun kıyısında muazzam bir kaya haline geldi. artık ona ne güneş, ne bulut, ne fırtına hiçbir şey tesir etmiyordu. artık kâinattaki bütün varlıkların üstündeydi.

    bir sabah, bir tarafını bir şey sokmuş gibi bir acıyla uyandı. evet, hakikaten bir yerine bir şey batıyor gibiydi. sonra vücudundan bir parça et koparmışlar gibi bir acı duydu. sonra kendisine vurduklarını hissetti. evet, muntazam aralıklarla durmadan vuruyor, vuruyorlardı. her vuruşta aynı acıyı duyuyor, her vuruşta vücudundan bir şeyler kopmuş gibi oluyordu. bu hal saatlerce devam etti, mogo saatlerce tahammül etti, sesini çıkarmadı ama sonra öyle bir an geldiki birden kuvveti kesilir gibi oldu, yerinde sallanmaya başladığını farketti.

    bunun üzerine:
    - tanrım, diye bağırdı. bana kayadan daha kuvvetli biri hücum ediyor. ben o olmak istiyorum.
    tanrı:- ol! dedi.

    ve mogo tekrar taş ustası oldu.
  • zihnimizde yarattığımız, olmamız gerektiğini düşündüğümüz ideal kişi ile gerçek hayatta olduğumuz kişi arasındaki farkı görmektir sorunumuz olmadığı halde bizi mutsuz kılan.
    fark ne kadar açıksa, mutsuzluğun miktarı da o kadar fazladır.

    okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz diziler ve filmler, sürekli gördüğümüz komşunun başarılı çocuğu - avrupaya kapağı atan arkadaşımız - hayatı dolu dolu ve/veya idealleri doğrultusunda yaşayan (ya da öyle yaşadığını sandığımız) insanlar sonucunda kendimizi (maddi ve manevi) daha ileri bir noktada görmek isteriz hep. ama olmaz. kimi zaman tembelliğimizden, kimi zaman olanaksızlıktan, rahata düşkünlüğümüzden veya hırs sahibi olmadığımızdan.
  • bir anlam(mama) meselesi dirim. lirik ve sert. baktığın gördüğüne denk değil, gördüğün baktığına. beklediğin aldına, aldığın verdiğine. mutlulun anlık parıltısı. mutluluğun giryan şavkı. hüsran bir gözün bir başka göze fırlattığı.

    önce çocukluğun, sonra gençliğin.... gerisi yok. gerisi alışkanlığın zorbalığı. gençlikten ötesi tecrübe denen acıların olgunluğa kavuşması. öğrenmenin kadim ve zalim öğretmeni zaman. yüzünde zalim bir iz. efkarın kalbine, yüzüne, bakışlarına, ağzının kenarına kiracı.

    uçup giden berhavalığın, hoyratlığın, umursamazlığın. uçup giden kanatların. sen olmadan sen kalan, sana kalan kaygıların. kanatları olmayan yaşama uğraşın. ayakların yere sıkı bassın, çalış ki terin aksın, uygun adım yürü ki bayrak dalgalansın. sen olma ama tüm bu uğraşın içinde mutlu olmaya çalışan. bırak istediklerini yapan sen mutlu olmaya uğraşsın.

    sen uçup giden kanatlarına bile bak(a)madın... heybetli uyumsuzluğuna kara çaldın.

    mutlu ol(a)mazsın mutluyken bile. eksik yanın kimin parçası, kimin alıp götürdüğü eksiklik? kimin bıraktığı fazlalık eksikliğin...? hızlı adımlarla, hırsızlama, biteviye, tehlikeli ve ölesiye.

    sonrası tanrı.

    oysa dirim ilkten sonlu.

    sorgu, arayış, çağrı... dalların kıpırtısı, çiçeğin kırmızısı. yazgının kara aynası. neren mutlu ki? kimin mutlu ki? neyin mutlu ki? bildiğin, gittiğin, gördüğün, görmediğin, tanıdığın, tanımadığın, görmediğin...? ne mutlu ki?

    için sığmadığı şehirlere hüsran fırlatan kırık yay. için öfkesini kuşanıp kuşanıp dövüşmeden kendine mağlup olan. ne kitap, ne şiir, ne müzik ne tanrı, ne kadınlar, ne insanlar...

    sen olmayı düşleyip olamayan. acıya, kedere, melankoliye kefalet eden. sen kendinin en büyük düşmanı. söyle hadi ne mutlu ki...
  • sebebi belli olan mutsuzluktur.

    ne yazık ki hayatında en ufak bir şeye tutku beslemiyordur.

    hatta bir fishbone diyagramı yardımıyla kök nedene inecek olursak neden çok açık ;aşk sızlık.

    (bkz: a bu benim)
  • çözümünü henüz bilmiyorum ama nedeni sürekli bir şeyleri beklemektir. daha iyi bir iş bulmayı, bulunca mutlu olmayı beklersin, liseden mezun olmayı beklersin, o biter üniversite sınavında istediğin yeri kazanmayı beklersin, sevgilin olmasını beklersin, olunca mutlu olmayı beklersin, yaşın kemale erince aile kurmayı beklersin, iyi bir eş beklersin, çocukların olsun istersin, olunca büyüsünler diye beklersin, büyürler hayırlı evlat olsunlar diye beklersin. mutluluğu beklentilerinin oluşmasına bağlarsan beklersin de beklersin. isteklerin gerçekleşir bu sefer mutlu olman için bekleyecek yeni şeyler bulursun. kısır döngüdür. beklentilerinden sorunlar oluşturup gerçekleşmesini beklersin.

    bak ne güzel anlatılmış burda: (bkz: #46536163)

    edit: ayrıca sana rahat batmış, sen haline şükret vs diyen arkaşadaşım. yok öyle değil işte. şükür ediliyor elbette sahibi olunan her şeye ama kronik mutsuzluğa çözüm olmayabilir bu durum her zaman. ayakkabı benim ayağımda, sen ne kadar sıktığını, acıttığını bilmiyorsun ki. (bkz: #26689034)
  • bir sorunun olmasından değil, mutlu edecek bir şeyin olmamasından kaynaklanan mutlu olamama hali. ye, iç, uyu, uyan, dünü tekrarla'dan ibaret nötr bir varoluşun getirisi.