şükela:  tümü | bugün
  • edebiyat nedir adlı bu eserinde herkes ifade ettiğinin bir fazlasıdır der jean- paul sartre şu cümleleri ile;

    --- spoiler ---
    ''yazar ele aldığı nesnenin en yetkin imgesini verme amacını gütse bile, hiçbir zaman herşey anlatmaz, söylediği şeylerden daha fazlasını bilir hep.''
    --- spoiler ---
  • sartre' ın yazmak nedir? niçin ve kimin için yazıyoruz? sorularına cevap aradığı kitabıdır.
    "insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır" der kitabın bir yerinde.
  • eksi sözlük biraz daha büyüyüp olgunlasinca, "qu'est-ce que la littérature ?" olarak yazilacaktir bu kitabin ismi.
  • sartre bu eserini yazarken bir çok felsefi fikrini de olgunlaştırmış bulunuyordu. bu noktadan baktığınızda yazarı sadece marksist ve varoluşçu okumak olasıdır, ancak daha çok ikinci bölümüyle müthiş bir ivme kazanarak ilerler eser. bu kitabı biraz daha özgür okuyabiliriz. bunu yapabiliriz.

    not: türkçe çevirisi konusunda bir fikrim yok.
  • bertan onaran tarafından çevirisi yapılmış payel yayıncılıktan çıkma 3.basım satın alınabilmektedir.
  • bugünlerde can yayınları'ndan bertan onaran çevirisi ile çıkan sartre eseri. üç temel soruda edebiyatı açıklamaya girişen sartre, kendi marksist edebiyat anlayışını orta koyuyor. bunu yaparken tarihten ve diğer edebiyatçılardan yararlanmaktan da geri kalmıyor. edebiyata bir şekilde bulaşan, yazmasa da okuyan her bireyin göz atması gereken, ufuklarını genişletecek bir kitap.

    edit:

    "konuşmak, eylemektir: adlandırılan her şey daha o anda eskisi gibi değildir artık, arılığını yitirmiştir. birinin bir davranışına bir ad verirseniz, bu davranışı ona göstermiş olursunuz: kendi kendini görür adam. ve bu davranışı, aynı zamanda, bütün öteki insanlar için de adlandırmış olduğunuzdan, adam kendi kendini gördüğü anda başkaları tarafından da görüldüğünü bilir; yaparken aklına bile getirmediği kaçamak davranış iyice büyümüş olarak var olmaya başlar, herkesin gözünde var olmaya başlar, nesnel görüşe uyar, yeni boyutlar edinir, yeniden kazanılmıştır. bundan sonra adamın eskisi gibi davranması olası mıdır hiç? ya inat yüzünden ve nedenini bilerek tutumunda direnecek ya da bu tutumu bırakacaktır."
  • edebiyat nedir başlığıyla bertan onaran tarafından çevrilmiş sartre yapıtını payel yayınevi'nin taa 1982'de çıkmış 2. basımından okuyorum.

    "gerek bizde, gerek bütün dünyada değişen yalnızca biçim değil, aynı zamanda özdür; ve renkler ile sesler üzerinde çalışmak başkadır, derdini sözcüklerle dile getirmek başkadır. notalar, renkler, biçimler birer im (işaret) değildir, bizi kendi dışlarındaki bir şeye götürmezler."

    "tintoretto, golgotha'nın üstündeki göğün bu sarı sarı yırtılışını, bunalımı anlatmak, ya da doğurmak üzere seçmemiştir; be hem bunalım, ham de sarı gök'tür*. bir bunalım göğü, ya da bunalan bir gök değildir; nesneleşmiş bir bunalımdır bu, göğün sarı sarı parçalanışına dönüşmüş ve, aynı zamanda, nesnelerin öz nitelikleri, geçirimsizlikleri, yayılışları, kör süreklilikleriyle, dışardalıklarıyla ve öteki nesnelerle aralarındaki sayısız ilişkilerle dolup taşmış, yoğrulmuş bir bunalımdır; yani bunalım hiçbir yerde okunmaz artık, gökle toprak arasında hep yarı yolda kalmış, onların, yapıları yüzünden dile getiremediği şeyi dile getirmek üzere girişilmiş engin ve boş çabadır."

    "bir acı çığlığı, kendisini doğuran acının belirtisidir. ama acılı bir şarkı hem acının kendisi, hem de acıdan başka bir şeydir. ya da varoluşçu sözlükten yararlamak isterseniz, bu acı yaşamaz (varolmaz) artık, vardır. iyi ama, diyeceksiniz, ya ressam bir ev resmi çizerse? ama yapıyor zaten, yani düşsel bir ev yaratıyor bez üzerinde, yoksa bir ev imi değil. ve bu şekilde ortaya çıkan ev, gerçek evlerin bütün iki-anlamlılığını kendinde taşır."

    "bu sanatçılar bizi, fils prodigue* (tutumsuz çocuk) adlı tablosuyla greuze'ün yaptığından çok etkilemez. ya le massacre de guernica'nın (guernica kırımı), bu başyapıtın ispanyol davasına tek bir kişi kazandırabildiğine inanıyor musunuz acaba? bununla birlikte, bu tabloda hiçbir zaman bütünüyle anlayamayacağımız ve anlatabilmek için sayısız sözcük gerektiren bir şey dile getirilmiştir."

    "yazar ise, tersine, imlerle uğraşır. (...) iyi ama şiir sözcüklerden aynı biçimde yararlanmıyor ki; hatta onlardan hiç yararlanmıyor*; bence, şiir onlara yararlı oluyor. ozanlar, dili kullanmayı reddeden kişilerdir. (...) ozanlar konuşmaz; susmaz da: bambaşka bir şeydir onların yaptığı. (...) gerçekte, ozan araç-dilden bütünüyle kurtarmıştır kendini; ta başından sözcükleri birer im değil, birer nesne gibi gören tutum seçmiştir."

    "ozan bu küçük evrenlerden birkaçını biraraya getirdiğinde, elindeki renkleri bez üzerinde birleştiren ressamın yaptığı işi görmektedir; bir cümle kurduğu sanılır, oysa bu bir dış görünüştür: o bir nesne yaratmaktadır. nesne-sözcükler, tıpkı renk ve sesler gibi, aralarındaki uygun ve aykırı büyülü çağrışımlarla biraraya gelir, birbirini çeker ya da iterler, tutuşup* yanarlar ve biraraya gelişleri, nesne-cümleyi, yani asıl şiirsel birliği oluşturur."

    [aynı şekilde, bazı şiirler "et" (ve) ile başlar. bu bağlaç zihnin göreceği bir işi belirtmez artık: ona mutlak bir süreklilik kazandırmak üzere bütün paragraf boyunca uzar gider bu "ve".]

    "yazar, konuşan kimsedir: o gösterir, ortaya koyar, buyurur, yadsır*, çağırır, yalvarır*, hakaret eder, inandırır, araya sokuşturur*. bunu boş yere yaptığı zaman ozanlaşmaz. hiçbir şey söylemeden yazan konuşan bir düzyazı yazarı olur."

    "bir yaşanan sözcük, bir de rastlanan* sözcük vardır. ama her iki durumda da, ya bizim başkaları üzerindeki girişimlerimizde, ya da başkalarının bizim üzerimizdeki girişimlerinde onu yaşar ya da ona rastlarız. söz eylemin belli bir an'ıdır ve eylemin dışında anlaşılamaz."

    "ve, glossaire (eski ve az bulunan sözcükler sözlüğü) adlı yapıtında bir yandan bazı sözcüklere şiirsel bir tanımlama, yani sesli kesim ile sözel ruh arasındaki karşılıklı içerimlerin bireşimi olacak bir tanımlama arayan, öte yandan da, daha yayınlanmamış bir yapıtta kendi gözünde, özellikle duygulandırıcı olan bazı sözcükleri kılavuz edinerek yitik zamanın ardına düşen leiris'in* bu ikili girişimini doğrulayan şey de budur işte. buna göre, şiirsel sözcük küçük bir evrendir."

    "şiir, yitiren kazanıyor oyunudur. ve gerçek ozan, kazanmak için ölünceye dek yitirmeyi* seçer. yalnız bir kere daha belirteyim ki, burada söz konusu olan çağdaş şiirdir. (...) ozan insan girişiminin toptan başarısızlığa uğrayacağından emindir ve kişisel yenilgisiyle, insanlığın genel yenilgisini ortaya koymak üzere, kendi öz yaşamında bozguna uğrayacak biçimde davranmaktadır."

    "düzyazı yazarı sözcüklere fazla özen gösterdi miydi, eidos "düzyazı" bozulur ve insan saçma sapan sözler etmeye başlar. ozan da anlatmaya, açıklamaya ya da öğretmeye kalktı mıydı, şiir düzyazısallaşır, ozan o anda davayı yitirmiştir*. bütün bunlar karmaşık, karışık, ama sınırları iyice belli yapılardır."

    "yirmi beş yıldır ölüp gitmiş biri gibi kitap yayımlayan valery* bu işi iyi beceriyordu. ve işte bu yüzden, tıpkı bütünüyle kuraldışı birkaç ermiş gibi, daha yaşarken göklere çıkarılmıştır. oysa malraux herkesi sinirlendirmektedir."

    "eleştirmen yalnız gönlümüzü kazanmak için çırpınır ve bütün yapabildiği tedirgin etmektir: bir hastalığın yiyip bitirdiği soylu bir ruhtan, içinde inci taşıyan bir istiridyeden başka bir şey değildir artık."

    [ve "jean-jacques" da çocuklarını kimsesizler yurduna yatırdığına göre, rousseau'nun insancılığını* kim ciddiye alacaktır. gerard de nerval deli olduğuna göre, kim kalkıp da sylvie'deki garip açınlamalara* ciddi gözle bakacaktır?]

    "neden ille de yazmak, kaçış ve ele geçirmeleri yazı aracılığıyla yapmak?"

    "hiçleşip* gidecek olan biziz; toprak, yeni bir bilinç gelip de kendisini uyandırana dek baygın uykusuna devam edecektir. böylece, "gizleri bulan" bir varlık olduğumuzu, ama aynı zamanda, bulup ortaya çıkardığımız şeye oranla daha önemsiz kaldığımızı biliriz."

    "çünkü yazınsal nesne, ancak devinim içinde varolan garip bir topaçtır. bu nesneyi ortaya çıkarabilmek için okuma adını verdiğimiz somut bir edim gereklidir, ve topaç, bu okuma sürdüğünce vardır. okuma kesildi mi, kağıt üzerindeki kara çizgilerden başka bir şey yoktur artık karşımızda. ayakkabıcı, eğer ölçüsü tutuyorsa, kendi yaptığı ayakkabıyı giyebildiği, bir mimar kendi yaptığı evde oturabildiği halde, yazar kendi yazdığını okuyamaz*."

    "proust, charlus'ün* eşcinselliğini sonradan keşfetmedi, çünkü kitaba başlamadan buna karar vermişti. ve yapıt günün birinde yazarı için nesnelliğe benzer bir şey kazanırsa, bunun nedeni, aradan yıllar geçmiş, yazarın yapıtı unutmuş olmasındadır, artık onun içine giremeyişinde ve onu yeniden yazamayacak duruma gelmiş olmasındadır. ömrünün sonunda toplum sözleşmesi'ni okuyan rousseau gibi."

    "nitekim bir kitapta yan yana uzatılmış duran yüz bin sözcük birer birer okunsa bile, yapıtın anlamı ortaya çıkmayabilir; anlam sözcüklerin toplamı değildir, onların örgensel bütünlüğüdür."

    "böylece, okuyucu için, her şey yapılmayı beklemektedir ve her şey daha önce yapılmıştır; yapıt ancak onun yetenekleri ölçüsünde vardır; okuduğu* ve yarattığı sırada, her an okumayı daha ileri götürebileceğini, daha derinliğine yaratabileceğini bilir; ve bu yüzden de yapıt ona nesneler gibi tükenmek bilmez ve katı olarak gözükür."

    "kitapsa özgürlüğüme* hizmet etmez: onu gerektirir*. gerçekten de sahici özgürlüğü zorlama, büyüleme ya da yalvarmalarla çağıramazsınız. ona erişebilmek için tek bir yol vardır: ilkin onu tanımak, sonra da güvenmek; en sonunda da ondan, kendi adına, yani ona duyduğumuz güven adına, bir edim istemek. demek ki kitap, araç gibi, herhangi bir ereğe varmanın bir yolu değildir: (...)"

    "sanat yapıtı bir erek gütmez; bu konuda kant'la aynı kanıdayız. ama bu, sanat yapıtının kendisinin bir erek oluşundan ileri gelmektedir. kant'ın sözü her resmin, her yontunun, her kitabın içinde çınlayan çağrıyı hiç hesaba katmamaktadır. kant yapıtın önce bir olgu gibi, ancak daha sonra bir görü gibi var olduğunu sanıyor. oysa yapıt ancak kendisine bakıldığı* zaman vardır ve öncelikle de katkısız bir var olma gerektirimidir. (...) şu kitabı* masaya bırakıvermek bütünüyle elinizdedir. ama açtığınız an, sorumluluğunu yüklenmişsiniz demektir. çünkü özgürlük, öznelliğin özgür işleyişinden alınan tatda değil, bir buyruğun gerektirdiği yaratıcı edimde ortaya çıkar."

    "bu duruma göre, okuma bir cömertlik temrinidir; ve yazarın okuyucudan beklediği, soyut bir özgürlüğün uygulanması değil, tutkuları, önyargıları, beğenileri, cinsel mizacı ve değer ölçüleriyle bütün kişiliğini vermesidir. yalnız bu kişilik eliaçıklıkla verilecektir; yazarın yüreği özgürlük doludur ve bu özgürlük duyarlığının en karanlık yanlarını bile değiştirmektedir."

    "demek ki okuma, yazarla okuyucu arasında bir cömertlik antlaşmasıdır; ikisi de birbirine güvenir, birbirine inanır, kendinden beklediğini karşısındakinden de bekler. çünkü bu güven, eliaçıklığın ta kendisidir: hiç kimse yazarı, özgürlüğünün okuyucu tarafından kötüye kullanılacağına inanmaya zorlayamaz; hiç kimse de okuyucuyu yazarın kendisine karşı böyle davranacağına zorla inandıramaz."

    "demek ki yaratıcı edim, yarattığı ya da yeniden canlandırdığı birkaç nesne aracılığıyla, dünyayı yeniden ele geçirme ereğini güder. her resim, her kitap varlığın bütünlüğünün yeniden ele geçirilişidir; her sanat yapıtı bu bütünlüğü seyircinin özgürlüğü önüne getirir. çünkü sanatın son ereği de budur: dünyayı olduğu gibi, ama sanki kaynağını insani özgürlükten alıyormuş gibi göstererek yeniden ele geçirmek, yakalamak."

    "yazmak, varlığın bütünlüğü için pek gerekli olduğunuzu kabul ettirebilmek üzere başkasının bilincine başvurmaktır; bu, önemliliği aracı kişilerde yaşamak istemektir; ama öte yandan gerçek dünya ancak eylem içinde ortaya çıktığından, ancak bu dünyayı değiştirmek üzere aştığımız zaman kendimizi onun içinde hissettiğimizden, romancının evreni, eğer bu evreni bir aşma girişimi sırasında bulup ortaya çıkarmamış olsaydık, sığ kalacaktı."

    "ve evrenin vazgeçilmez, önemli bir öğesi olmak isteyen yazar, bu evrendeki haksızlıklardan nasıl sıyrılabilirdi acaba? oysa onun da payı bulunmalıdır bu haksızlıklarda; ama yazarın haksızlık yaratmayı kabul edişi, ancak bu haksızlıkları ortadan kaldırmak üzere girişilmiş bir aşma hareketi içindedir. bana, yani okuyana gelince, eğer haksızlık dolu bir dünya yaratıyor ve onun varolmasına yardım ediyorsam, bunun sorumlusu olmamak elimde değildir. ve yazarın bütün sanatı beni, kendisinin bulup ortaya çıkardığı şeyi yaratmaya, yani suç ortaklığına katılmaya zorlayışındadır."

    "bundan öncelikle şu sonuç çıkıyor: kullanılan renkler ne denli koyu olursa olsun, dünyayı, insanlar onun karşısında özgürlüklerini hissetsinler diye betimlediğimize göre, kara yazın* yoktur. demek ki ancak iyi ve kötü romanlar vardır. ve kötü roman, pohpohlayarak hoşa gitmeye çalışan romandır, iyi romansa bir inanma ve inanılma işidir."

    "ben de diyorum ki, açık amacı insanların ezilmesine* hizmet etmek olan iyi bir tek roman, yahudilere, zencilere, işçilere, sömürge halklarına karşı yazılmış bir tanecik iyi roman adı verin bana."

    "düzyazı sanatı, düzyazının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. biri tehlikedeyse, öteki de öyledir. ve o zaman onları kalemle savunmak yetmez. bir gün gelir, kalem durmak zorunda kalır; o zaman yazarın kalemi bırakıp silaha sarılması gerekir. böylece, hangi yoldan gelmiş olursanız olun, savunduğunuz görüşler ne olursa olsun, yazın sizi kavganın ortasına atıverir; yazmak, özgürlük istemenin bir biçimidir; bir kez yazmaya başladınız mı, ister istemez bağlanmışsınızdır."

    "dinadamları* ezen sınıf ya da ırkların asalağıdırlar."

    "(...) ve kilise pek erken çağlardan beri yazıdan daha yalın bir dil bulmuştur: imge. manastır ve kiliselerdeki yontular, cam-resimler, resimler, mozaikler tanrı'yı ve kutsal öykü'yü anlatmaktadır."

    [demek ki yazar yönetici "seçkin sınıfın" asalağıdır. ama, görevi dolayısyla o, kendisine bakanların çıkarlarına aykırı düşen bir yolda ilerler. yazarın durumunu belirleyen temel çatışma da budur işte. kimi zaman çatışma açıktır. yönetimin ölüm çanlarını çaldığı halde, figaro'nun düğünü'nü başarıya ulaştıran saray nedimelerinin hala sözü edilir. kimi zamansa çatışma gizlidir, ama gene de vardır; çünkü adlandırmak göstermek, göstermekse değiştirmek demektir.]

    "aslında yazara para verilmez: çağına göre az çok beslenir o. başka türlü de olamaz, çünkü onun etkinliği gereksiz'dir: bir toplumun kendi bilincine varması hiç mi hiç yararlı değildir, hatta kimi zaman zararlı'dır. (...) ve toplum, önünde sonunda değişmektedir; bilgisizlikten gelen dengeyi yitirmekte, utanç ile ikiyüzlülük arasında kalmakta, kötü niyetliliğe başlamaktadır; demek ki yazar toplumun bilincini* rahatsız eder; bu yüzden de, bozmak istediği dengeyi korumaya çalışan güçlerle sürekli bir çatışma halindedir."

    "hugo*, hiç kuşkusuz, her yere girebilmek gibi ender bir talihe sahip oldu; o, yazarlarımız arasındaki ender, belki de biricik gerçek halk yazarıdır. ama öteki yazarlar, kentsoylu sınıfın düşmanlığını kazanmış, buna karşılık, kendilerine işçi sınıfından bir okuyucu topluluğu yaratamamışlardır."

    "gerçekçilikte, bu renksiz ve büyük kovalamacadan başka bir şey yoktur. her şeyden önemlisi, dinginlik yaratmaktır. gerçekçiliğin geçtiği yerde bir daha ot bitmemektedir. doğalcı romanın gerekirciliği* yaşamı ezmekte, insan eyleminin yerine tek yönlü çarklar geçirmektedir."

    "özgürlüğün başlıca ve kaçınılmaz niteliği bir durum içinde olmak'tır. durumu betimlemek özgürlüğü zedelemez. jansen öğretisi, üç birlik kuralı, fransız düzyazı sanatının kuralları sanat değildir; hatta bunlar, sanat açısından, birer hiçtir, çünkü yalın bir birleşimle iyi bir ağlatı, iyi bir sahne, hatta iyi bir dize yaratmaları olanaksızdır."

    ["herkes biliyor ki," diye yazıyor paulhan*, "günümüzde iki yazın var: okunması* olanaksız kötü yazın* (ama pek çok okunmaktadır); ve kimsenin okumadığı iyi yazın*."]

    "yazarın okuyucular üzerinde etkin olduğu doğru değildir, o yalnızca okuyucuların özgürlüklerine çağrıda bulunur; yapıtlarının etkili olabilmesi için, okuyucunun koşulsuz bir kararla, bunları üstlenmesi gerekir."
  • fransız filozof ve sanatçı jean paul sartre ''edebiyat nedir'' adlı kitabında yalnız edebiyatın ne olduğunu sorgulamakla kalmaz daha genel olarak sanatın da ne olduğunu ya da olması gerektiğini sorgular. sartre' a göre sanatçı belli bir konuyu anlatmayı seçtiği için değil, anlatmayı seçtiği konuyu belli bir biçimde anlattığı, anlatabildiği için sanatçı sıfatını hak eder. ancak bu durum sanatçının anlatmayı seçtiği konunun, dolayısıyla eserinin içeriğinin önemsiz ya da boş olmasını gerektirmez. sartre bu konuya örnek olarak, savaş yıllarında insanların ağzından tek bir adres ya da telefon numarası alabilmek için esirlere yapılan işkenceleri bize anlatır. ne söylendiği, ne anlatıldığı önemlidir. sanatçı, sanatçı olmasının yanı sıra ''aydın'' kimliğiyle, nasıl anlattığı kadar ne anlattığından da sorumludur, sorumluluk duyacak bilince sahip olmalıdır. sanatının dilinin öncelikle biçimlerin dili olması hiçbir şekilde biçimin ardında ya da içinde düşünce olmadığı, olmaması gerektiği anlamında gelmez. nasıl ki, hiçbir şey söylemeyen bir dil, dil olarak görülemez ise yalnızca biçimlerden oluşan bir sanat dili de düşünülemez.